share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Nerede Olduğunun Farkında Mısın?

0 yorum
Nerede Olduğunun Farkında Mısın?

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Peygamber Aleyhis selâtu vesselâm, Hazreti Eba Zer’e (r.a) hitaben şu nasihati yapmıştı:

“Ey Eba Zer bir dönem bizi tanımıyordun. Tanıdın, Medine’ye geldin. İman ettin, Allah’ı buldun. İman gemisine bindin, alman gereken mesafeyi kat ettin. Ama eğer bu süreç içerisinde bindiğin bu iman gemisini iki de bir haramlar ile delmeye çalışırsan bil ki derya çok derin bir deryadır, dipsizdir. Eğer iman gemisini batırırsan senin selamete varamama ihtimalin yüksektir. Sen varamazsın, kimse seni de kurtaramaz. Ya Eba Zer sen nerede olduğunun farkında mısın? Sen çok derin bir deryanın üzerindesin. Dünya deryası, imtihanlara, meşakkatlere, musibetlere sürekli maruz kalınan bir deryadır. Bindiğin imanı, iki de bir günahlar ile tahrip etmeye çalışırsan menzile selametle varmama ihtimalin vardır. Onun için gemini tecdid et. Yenile.

Restorasyona tabi tut. Eğer gemini iki de bir günah ile tahrip edersen menzile varamama ihtimali var. Geminin yenilenmesinden maksat ise tevbe ve istiğfardır, imanı yenilemektir. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü” sözünün manasını hissetmek ve yaşamaktır.

Ey Eba Zer (r.a) sen bir sefere çıkacaksın. Daha gemi sahilden ayrılmadan zadını (azığını) tastamam al. Çünkü bu çok uzun bir sefer olacak. Dünyadan berzaha, berzah âleminden mahşere, mahşerden ya cennete ya da -neuzibillah- cehenneme gideceksin. Onun için bugün daha gemi sahilden ayrılmadan zadını tastamam al. Dünya namına elinden geldiği kadar yükünü hafif tut. Çünkü ileride tırmanmak mecburiyetinde kalacağın bir dağ var. Ve bu dağ çok çetin bir dağdır. Yükün ağır ise bu dağı aşamama ihtimalin var.

Madem iman ile cenneti, ebedi saadeti hedefliyorsun, bunca kudsi gayelerin var. O zaman amelinde de ihlaslı ol. Her şeyi bütünüyle Allah için yap. Allah mülahazasının dışında farklı mülahazaları içine katma. Dünya mülahazaları katmakla o safiye mülahazayı bulandırma. Çünkü sen öyle bir zata amel ve ibadet ediyorsun ki o sürekli seni görüyor ve seni gözetiyor.”

Allah kabul eylesin inşallah. Allahu Teâlâ din dünyanıza yardımcı olsun. İnsan yaşadığı süreçlerden mesela evlilik, ticari hayat, çocukluk, gençlik; bunlardan bir zevk almadığını görür. Ben her şeyi yanlış yapmışım, der. Ama sonra der ki elhamdülillah tasavvuf gibi bir kapım var. İşte insan bunu fark ettiğinde bence o kapıya sımsıkı sarılması, toz dahi kondurmaması icap eder. Hesaplar tartılırken benim en azından sarılacak, girebileceğim bir kapım olsun, demeli o gün için tedbir almalıdır. Tasavvuf böyle bir kapıdır. Ben nasıl olsa hayatımın her sahasında yanlış yaptım, nefsime uydum ama en azından yarın başımın sıkıştığı bir anda gidecek kapım olsun demek gerekir. Tasavvuf kapısı çok safiyane bir niyetle, işin içine Allah zatının dışında hiç bir mülahaza katmamak suretiyle sürekli açık tutulmalıdır. Aksi halde bu kapı da kapanır ise ve bir insanın ömrü beyhude geçmiş ve dahi gelecek noktasında da endişeleri varsa; bence bugünü nasıl karanlık görüyorsa ölümden sonraki hayatı da karanlık, ebedi ve sonsuzluk olarak görmesi lazım. O insana hiçbir zaman ne güneş doğar ne sabah olur. Onun için insanın ben her anıma nefsimi karıştırdım, enaniyetimi, egomu karıştırdım bu dünya hayatını yüzüme gözüme bulaştırdım, dediği anda şöyle düşünmesi gerekir: “Allah bana böyle bir fırsat vermiş. Benim bunu çok iyi muhafaza etmem lazım.”

İnsan nasıl ki yastık altına başının çok sıkıştığı bir anda kullanmak için bir miktar sermaye bırakır işte insanın ahiret adına da böyle bir sermayesi de olması gerekir. Madem ahiret hayatı hikâye değil, masal değil, oyun değil; madem Ali’nin Veli’nin sözleri değil; Peygamberlerin sözü Allah Teâlâ’nın vaadidir, evliyaullahın bahsettiği bir mevzudur O zaman insanın ahiret için böyle tutunacağı bir kapı olmalıdır. Ve bu konuda çok hassas davranmalıdır. İnsanın huzuru, saadeti, refahı dünyada değildir. Bunu dünyanın zirvesine ulaşan insanlar ittifakla söylüyorlar: “Biz zenginliğin en yüksek zirvesine ulaştık ama gördük ki saadet, huzur burada değilmiş. Meğerki biz yanlış yerde arıyormuşuz.” Bizim de bu sözlere itibar etmemiz ve Allah’ın verdiği bu fırsata sımsıkı sarılmamız ve Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için cehd ile hizmet etmemiz gerekir.

Bir yere ait olma, Allah’ı hissetme, Sâdât-ı Kirâm’ı hissetme, aidiyet hissinin oluşması için fedakârlık göstermek gerekir. Eğer hiçbir mücahedeye razı değilsek Allah hissedilemez. Ahiretin içerisindeki hakikatler, lezzetler, varidatlar hissedilemez. O uğurda can, mal, zaman açısından fedakârlık gösterilmez ise muaddeniyet bir hayat yaşansa dahi hissedilemez. Allah insanın ciddiyetini kabul görmediği için, bunu ciddiyetsizlik olarak gördüğü için verilmesi gereken şeyi o insana verdirmez. Nasıl ki bir mala talip olan bir insan, o mala talip olduktan sonra bedenini, haysiyetini, ciddiyetini işin içine kattıktan sonra Allah’a dua ve niyazda bulunup o işin arkasında koşuyor ve bulması gereken şeyi buluyor ise ahiret sefası da böyle bir şeydir.

Muattal duran bir insana, ciddi olmayan, koşturmayan bir insana; verilmesi gereken şeyin verilmemesi büyük ihtimaldir. Onun için Peygamberler, salihler, maneviyat noktasında getirisi en büyük olan şeylere talip olmuş, bu yolda yeme içmeyi dahi noksaniyet olarak görmüş, yeme içme vaktini bile o uğurda harcamışlardır. Madem durum bu kadar ciddidir, o zaman bu noktada azimli olmak lazım. “Ya Rab gönlümü aç, hissiyatlarımı keşfet, ya Rabbi beni hak yolda sabit kıl.” demek lazım.

Mümin günde beş vakit Fatiha suresini okurken şu duayı ediyor “İhdinas sırâtel mustakîm” İhdina: Ya Rab bizleri hidayete erdir. Sıratel müstakim: Hak olan yola bizi ulaştır. Bir mümin bunu niye günde beş defa söyler? Mümin zaten hak yoldadır. Hak yolda olan bir insan niçin Allah’tan günde beş vakit Allah’ın kapısını çalıp, “Ya Rab benim bir isteğim var. Hak yolda beni sabit kıl.” der? Demek ki öyle kaygan bir zemin üstünde duruyoruz ki her an kayma ihtimalimiz var. Öyle miyiz? Evet. Öyle bir yer çekimi olan bir dünyada yaşıyoruz ki haramların çekim alanında duruyor gibiyiz. Bu haram çekimlerine kapılmamak çok zor. Büyük bir güç gerektirir. Onun için sürekli elimizi Allah’ın bulunduğu yere, Sâdât-ı Kiram’ın bulunduğu safa uzatıp: “Ya Rab senden şu elin tutulması, ayaklarımızın kaymaması noktasında böyle bir dilekte bulunuyoruz.” diyoruz. Allah kabul eylesin inşallah. Allah’a emanet olun. Allah Teâlâ yardımcınız olsun inşallah.

Ve sallallahi aleyhi vesellem. 

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*