Nurşin Hakkında

Nurşin Neresidir?

Bir ilim ve irfan merkezi olan, Bitlis ile Muş arasındaki Nurşin; dağ eteklerine kurulmuş, ismi ile müsemma, nurdan gelen yüce gönül sultanlarının yetiştiği yerdir. Nurşin’in kelime anlamı; “nurun yayıldığı, yeşerdiği yer” dir.

Beldeleri güzel ve anlamlı kılan insanlardır. O beldelerde yetişen insanların oralara ektikleri ufak tohumların yetişmesi, kök salması ve ulu bir ağaç hâline gelmesidir oraları anlamlı kılan. Geçmişten bugüne binlerce evliyanın ve ulemanın mürebbiliğini yapmış(1) Abdurrahman-ı Taği (k.s.); Nurşin’e gelip yerleşmeseydi, binlerce gönül sultanını yetiştirmeseydi Nurşin’in bugün diğer ilçelerden ne farkı olurdu?

Şu kısa anlatım, bize Allah (c.c) için yapılan işin ve edebin ne güzel neticeler verdiğini göstermektedir: Osman Bey, bir gün Şeyh Edebali’nin evinde misafir olmuştu. Gece vakti hayli ilerleyince istirahat etmek üzere odasına çekildi. Fakat yatmak üzereyken rafta gözüne ilişen Kur’an-ı Kerim’e saygısından dolayı yatamadı. Kuran’ı alıp okumaya başladı. O gece sabaha kadar Kur’an-ı Kerim okudu. Tam altı saat… Hikmet-i İlahi… Osman Gazi Han’ın Kuran’a olan bu saygısından dolayı her okuduğu saate bir asır lütuf edilmiş ve hanedanı 6 asır hükümdar olmuştur yedi cihana.

İşte Nurşin de bir edep, takva, arifler diyarıdır…

Nurşin Tanıtım Videosu

Nurşin’in Tarihi

Tasavvuf merkezlerinden biri olan Nurşin sahip olduğu tarihi potansiyelle, yüzlerce yıla kök salan bir misyonun, köklü bir inancın temel taşıdır. Nurşin medreseleri ve hizmetleri, Nurşin’in tasavvufi yönü ve yetiştirdiği mutasavvıfların toplum üstünde etkileri büyüktür. Bu etkileri anlayabilmek için bu şahsiyetleri tanımamız ve olaylara vakıf olmamız gerekir.

Tasavvufta önder olan insanları yetiştiren Nurşin, binlerce insanın eğitimine katkıda bulunmuştur. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri, Fethullah Verkansi Hazretleri, Muhammed Diyauddin Hazretleri, Ahmedel Haznevi Hazretleri, Seyda Fadlullah Hazetleri, Seyda Alameddin Hazretleri, günümüze ulaşan altın silsilenin halkalarındandır.

Talebesi Bediüzzaman Said-i Nursi, Abdurrahman-ı Taği için şöyle der:
“Ben dokuz yaşımda iken Abdurrahman-ı Taği’yi tanıdım. Bu zat velilere makam aldıran zattır.” diyerek onu övmüştür. O’nun için Emirdağ mektuplarında Bediüzzaman “Nahiyemiz olan Hizan kazasına bağlı Isparit’e gelen meşhur Seyda namında Abdurrahman-ı Tağî, himmetiyle o kadar çok talebeler, hocalar ve âlimler yetiştirdiler ki bütün İslam âlemi onlar ile iftihar eder . Tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyorum ki yeryüzünü fethedecek bu hocalardır.” diye Seyda-i Taği’den  ileri dönemde yetişecek alimleri işaret eder ve ekler:  “Benim ilmim Abdurrahman-ı Taği’ nin ilminden bir damladır.”

Abdurrahman-ı Taği Hazretleri’nin ilimde ve dinde  çok değişik futühatlarını görebilirsiniz. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri öyle bir müjde ile müjdelenmiştir ki tüm ümmet-i Muhammed ondan istifade edecektir. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri’nin bir hac yolculuğunda Medine-i  Münevvere’yi ziyareti esnasında Ravza-i Mutahhara’da manevi bir hava oluşur. Mübarek Efendimiz’in sesi duyulur ve Abdurrahman-ı Taği Hazretleri Ravza-i Mutahhara’nın içine çağrılır. Kimsenin önüne yaklaştırılmadığı, nöbetçiler tarafından korunan o yeşil kapı görevli tarafından açılır ve Abdurrahman-ı Taği Hazretleri içeri girer, kendisine şu müjde verilir: “Onlara müjdele! Sana bağlı olup senin yolunda olanların sekeratı sehl olacaktır, yani ölümün zorluğu kolaylaştırılacaktır ve iman ile ruhlarını teslim edeceklerdir.” Bu çok büyük bir müjde ve hediyedir. Bu yolda olup hayat kitabını yazan biz insanlar için ne güzel bir noktalanış…

Bu olay iki yönlü ele alınmalıdır.

Biri,Abdurrahman-ı Taği Hazretleri’nin bu müjdeye nail olmasını sağlayan faktörler nelerdir?

Diğeri, bu müjdeden faydalanmak isteyen insanın ne yapması gerektiğidir.

Abdurrahman-ı Taği Hazretleri mutasavvıf, âlim, zahid, mütevazı bir insandır. Dışarıdan baktığınızda bizim gibi birisidir. Fakat gönül dünyasında fırtınalar yaşanmaktadır. O, halk içinde Hak’la beraber olan bir insandır.

Çok kısa bir sürede yüksek evliyalık derecesine ulaşan Abdurrahmân-ı Tâgî bir sabah hocasının huzuruna giderek: “Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl  zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum.”  dedi. Öyle bir hâle gelmişti ki her bir adımında kalbinden 70000 kelime-i tevhid zikredebiliyordu, o kalbini tek bir sevgiye yani Allah sevgisine bağlayan bir zattı.

Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Isparit kadılığı, yani bugünün deyimiyle hâkimlik yaptı. Bu vazifesi esnasında insanlara güzel ahlakı ve hoşgörüsüyle hizmet etti.

Velilere makam aldıran bu zatSultan II. Abdülhamit  Han döneminde yaşadı. Sultan II. Abdülhamit  Han, Şazeli tarikatına bağlanmış, bu yolda ömrünün son dönemlerine kadar makam-ı reşadete kadar yükseldiği bildirilmiştir. Hatta zamanın kutbul ariflerinden Şeyh Abdurrahman-ı Taği’ye mücedditlik geldiği hâlde o, bu görevi üstlenmekle padişahla kıyaslandığında faydasının sınırlı olabileceğini düşünerek bu görevi nüfuz sahaları geniş olan, gerek iç gerekse İslam dünyasına etkisiyle bilinen, veli tabiatlı, Ulu Hakan Abdülhamit Han’a devretmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Velilere makam aldıran bu zat, tevazu örneği göstererek mücedditliği Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla devrediyor ve Abdurrahman Taği, Sultan II. Abdülhamid Han’ın bulunduğu asrının müceddidi olduğunu bildiriyor.

İnsanoğlunun tarihsel gelişim sürecinin dönüm noktalarında bazı mekânların kendine has bir rolü olduğu görülür. Nurşin de bu mekânlardan biridir. Nurşin doğuda bir medeniyet merkezidir. Taş duvarları arasında Osmanlı medeniyetinin izlerini bulabilirsiniz.

Osmanlı hoşgörüsünün ve gönüllüğünün tezahürü olan Nurşin’de Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin ve Ermeni’nin bir arada kardeşçe nasıl yaşadığının, birlikte nasıl hizmet ettiklerinin örneklerini tespit edebilirsiniz. Oradaki önder şahsiyetlerin, bizim öteki gözüyle baktığımız insanları nasıl bir araya topladığını, bir köprü yapımı esnasında görebilirsiniz. Abdurrahman-ı Taği Murat Nehri üzerinde Hınıs Köprüsü’nü bizzat başında durarak yaptırmıştır.

İnşaatın yanına bir çadır kurulur ve işler yakından takip edilir. Şeyh ve mürid aynı işte birlikte çalışır. Abdurrahman-ı Taği çadırında bir hasırın üstünde oturan, üstünde yamalı elbisesi olan, yoğurda kuru ekmek doğrayarak yemeğini hazırlayan, kalbini dünya muhabbeti ve onun nimetlerinden soyutlamış bir mutasavvıf örneği olarak orada bulunur.

Köprünün işleri ilerlediğinde çalışanların sayısı yeterli olmaz ve Abdurrahman-ı Taği Ermeni köylerine gidilip onların yardım için çağrılmalarını ister. Halifelerinden Abdulkahhar Efendi,  Ermeni köylülerin gelip gelmeyeceği konusunda tereddüt içindedir; ancak yine de aldığı emri  Ermenilere bildirir  – Abdurrahman-ı Taği’nin onları çağırdığını söyler – , “Eğer o çağırmışsa biz hemen geliyoruz.” diyen Ermeniler kazma ve küreklerini alarak köprü inşaatına yardıma gelirler.

O bölgede yaşayan, medreseye hizmetleri dokunan Hıristiyanlara Abdurrahman-ı Taği’yi çok sevdikleri hâlde neden Müslüman olmadıkları sorulduğunda bizlere ibret niteliğinde şu cevabı

verirler: “Abdurrahman-ı Taği gibi bir Müslüman olacağımızı bilsek hemen iman ederiz. Sizin gibi Müslüman olmaktan korkuyoruz.” cevabını verirler.

Birleştirici ve etrafındakilere güzel örnek olan Abdurrahman-ı Taği Hazretleri’ne bu yaptığı hizmetler ve fedakârlıklar karşılığında Abdülhamit Han tarafından berat ve nişan verilir.

Nurşin,  son zamanlarda Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadeleriyle de gündeme gelmiştir. 150 yıldır Nurşin divanı az önce de söylediğimiz gibi kültür ve dil farklılığı olan insanları birleştirici ve kucaklayıcı özelliği ile hep ön plana çıkmıştır. Bilirsiniz bazen, bazı kavramlar, bazı ifadeler ve kelimeler, zihinlerde ve kalplerde söyleyenin kastını çok aşabilecek çağrışımlar uyandırır. İşte… Nurşin kelimesi de bunlardan biridir.

Suriye’de yaşayan büyük mutasavvıf Ahmed-el Haznevi’nin, yaz kış demeden, bazen donmak pahasına günlerce yürüyerek yollarını aşındırdığı, nispet aradığı ilim ve irfan yuvasının büyüklüğü, bağrında yatan nur silsilesinden, özellikle de Ahmed-el Haznevi’nin üstadı, büyük mutasavvıf Muhammed Diyauddin’den gelir.

Kökünü ilim ve irfandan alan bir ağacın dallarından biri olan “Hazret” lakabıyla bilinen  Muhammed  Diyaüddin Hazretleri kimdir? Muhammed Diyaüddin Hazretleri, bakırı nazarıyla altın yapan, dokunduğu çamuru misk-ü amber kokutan, bir nur silsilesinin en parlak halkalarından biridir. Hem büyük âlim Abdurrahman-ı Taği’nin oğlu, hem de Fethullah Verkanisi’nin öğrencisidir. Feyiz aldığı nur silsilesi, Bağdatlı Mevlana Halid (k.s), İmam-ı Rabbani (k.s), Şah-i Nakşıbend (k.s) ve Selman-ı Farisi (r.a) gibi nur halkaları aracılığıyla Hz. Ebubekir’e, buradan da Fahr-i Kainat Efendimiz’e kök salar.Yetiştirdikleri velileriyle yüzlerce yıldır Orta Doğu’da, Orta Asya’da, Uzak Doğu’da, Avrupa’da, Avustralya’da, Amerika’da bu insanlar ayak basmadık yer bırakmadılar. Himmetleriyle bütün dünyayı kuşattılar. Allah dostlarının, Ahmed Yesevi’nin,  Yunus Emre’nin, Hacı Bayram’ın, Akşemseddin’in, Şeyh Şamil’in, Sultan Abdulhamid’in, Bediüzzaman’ın beslendiği kaynak da bu nur silsilesidir. Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Gürcü, Farisi, Hintli, velhasıl her milletten, her dilden, her renkten, her ırktan insan bu silsilenin içindedir.

Bu nedenle, Muhammed Diyauddin, Nurşin’den şöyle seslenir: “Burası öyle bir kapıdır ki gelene ‘Niye geldin?’ gidene de ‘Niye gittin.’ diye sorulmaz.” Hazret de Mevlana gibi son derece zengin çağrışımları olan bir mutasavvıftır.

Hazret tam otuz dört yıl dini tedrisat ve irşatla meşgul oldu, fakat hayatının bir dönemi savaş yıllarına rastlar. Bu zatlar vazifenin hangisi kendilerinden istenmişse onu seve seve yerine getirmişlerdir. O yıllarcephede olma zamanıdır. Çünkü tüm büyükler yetiştirdikleri ile birlikte cephededir.

Bir tarafta Üstad Bediüzzaman, bir tarafta Hazret  aynı cephede omuz omuza. Fakat cephede olmak Allah’a yaklaşmaya daha büyük bir vesiledir. Onunla cephede birlikte olan bir zat:  “İşte hakiki şeyhlerden biri bu idi. Biz onunla aynı cephede Ruslara karşı cihat ederken yemin ederim ki her namaz vakti geldiğinde: ‘Haydi arkadaşlar namazımızı cemaatle kılalım.’ ve her ikindiden sonra yine: ‘Haydi arkadaşlar cemaatle hatmemizi yapalım.’ der ve hep beraber hem namazımızı kılar hem de hatmemizi yapardık. Hazret’e: ‘Efendim cihattayız. Namaz cemaatle olmasa, hatta hatme bile olmasa olur.’ denilince kendisi: ‘Hayır cihat ayrıdır, bu vazife ayrıdır. Biz hem cihat ederiz, hem vazifemizi yaparız.” derdi.

O sıralarda bir yerde arkadaşları ile beraber bir top mermisi bulurlar. Onunla uğraşırken mermi patlar ve Hazret’in bir kolu kopar. Ondan sonra artık tek kolla hayatının sonuna kadar irşat ve tedrisata devam eder.

 

Bu savaşta Hazret’in kardeşlerinden Muhammed Said şehit olduğunda Hazret’in takındığı tavır çok ilginçtir. Şahadet haberini aldığında ilk sorduğu göğsünden mi, sırtından mı vurulduğudur. Göğsünden vurulduğu cevabını alınca:

– Hamdolsun, demek ki kardeşim düşmandan kaçmamış, hakiki şehit olmuştur. Şükürler olsun ki… Seyda ailesi bir şehit vermiştir, diyerek bizi teselli ettiler.

Nurşin’de o kadar mükemmel bir İslami hayat tesis ettirmişlerdi ki herkes onlara hayrandı.

Bu insanlar zannedildiği gibi sadece evlerinde oturarak kendilerine gelen insanlarla ilgilenip ibadetle meşgul olan insanlar değildirler. Gerektiğinde çevresindeki herkesi toplayıp vatan müdafaasına katılan, şehit veren, gazi olan, siyaset yapılması gerektiği zamana ve duruma göre İslami ölçülerde davranan insanlardır.

Silsilenin son halkası, Abdurrahman-ı Taği’nin torunu, âlim, zahid, takva sahibi Seyda Fadlullah Hazretleri’nde dedelerinin tüm özelliklerini görmek mümkündür. Seyda benliğine köle olmuş insanlara, ben içinde bir başka beni arayan insanı bize hatırlatan insandı.

Bütün dünya gezilip dolaşıldığında varılan en son menzile kadar, sadat-ı kiramın en büyükortak noktası ilimdir, irfandır, edeptir, güzel ahlâktır, insan-ı kâmil olmaktır.

İnsanlığın kurtuluş ve selameti için meydana getirdikleri eserler ve vazifelerinin devamı için yetiştirdikleri âlimler hepsinin ortak özelliklerindendir. İşte Seyda Fadlullah Hazretleri de Seyda Alameddin’i varisi olarak yetiştirmiştir. Şuanda vazifeyi, bu mübarek zat devam ettirmektedir.Çocukluk yıllarından itibaren Üstadımız Fadlullah Hazretleri’nin özel bir ihtimam ve gayretleri ile yetişmiş, babasının yüksek ahlâk ve seciyesini, hizmet anlayışını yaşayarak öğrenmiştir.

Uzun yıllar  Muhammed Dalan Hoca Efendi’den medrese eğitimi almış, Tillo’da bulunan Molla Burhan Hazretleri’nin yanında eğitimini tamamlamıştır. İleri düzeyde Arapça bilmektedir. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve diğer alanlarda eğitimini tamamlayarak müderrislik görevini ifa etmektedir.

İşte Nurşin; kaynağını Efendimiz’den alan bir nur silsilesinin dalga dalga yayılıp Abdurrahman-i Taği Hazretleri, Muhammed Diyaüddin Hazretleri, Şeyh Fadlullah Hazretleri, Seyda Alameddin Hazretleri ve Halk içinde Hak’la beraber yaşayan daha nice evliya yetiştiren bir ekolün sembolü, manevi bir beldedir. Nurdan filizlenen, nurda son bulan bir halkanın sahip olduğu bütün güzellikleri içinde barındıran bir iklimdir. Nurşin kardeşlik, Nurşin birlik beraberlik, Nurşin insana verilen değer demektir. Nurşin, insanlığı susuzluğundan kurtaracak kaynaktır.