Ameliyat Öncesi Beyt Dinlerken

[embedyt] http://www.youtube.com/watch?v=Ob_F1A0tSRM[/embedyt]

AŞK-I HAKİKÎ

Yayımlayan : - Şub 11, 2018 - Öne Çıkanlar, Tasavvufi Makaleler | 0 yorum

Muhibb-i Sadık olamaz şol kişi kim dil-rübasından
Rica-var-ı ivaz yahut talebkar-ı garaz her bar
Sana ihsan edendir yar-ı sadık çünkü ey salik
Değil sen kendine lütfettiğin kimse hakiki yar

-Hafız Ahmet Mahir

(Mâşuğundan her zaman bir şeyler isteyip karşılık beklerse bir kişi sadık bir âşık olamaz. Çünkü Ey salik! Sana asıl ihsan eden sadık yar mâşuğundur.)

İnsanın sevgisi kalbinin meyletmesidir. Cenâb-ı Hakk’ın sevmesi ise yarattığının fiillerinden ve sözlerinden razı olmasıdır. İnsanın sevgisi duygularının bir noktada toplanması ve Allah’tan başka şeylerle meşgul olmamasıdır. Hakiki âşığın, mâşuğunun hoşnutluğunu kazanma yolunda karşılık beklemeksizin ve istemeksizin her şeyini vermesi gerekir. En büyük hazzı ve mutluluğu da sevdiğini hoşnut etmektir. Bazı ârifler bu anlamı “isar” kelimesiyle ifade ederek: “Sevgi; dost yolunda bütün servetini ve varlığını, canını dahi feda etmektir.” demişlerdir. Aslı Arapça olan şu beyit meali bu manayı açıklar: “Gerçekten seven kişi sevdiğine hakkıyla muhabbet gösterir. Âlemde verilmesi mümkün olmayan şeyi sevgilinin yolunda vermekle ona kavuşur.”

Bu konuda can alıcı başka bir beyit ise:

’’Her kim ki cananını canı için severse canın sever
Her kim ki canını cananı için severse cananın sever” (Fuzuli)

Bütün mal ve melalini aşk yolunda yağma ettiren, cismini, canını muhabbet yolunda feda eden bir Hakk âşığına bu halinin sebebi sorulduğunda; “Ehli dünya iki sevgili arasında geçen bir konuşma yüzündendir.” diye cevap vermiş ve o konuşmanın şöyle cereyan ettiğini söylemiştir:

“Sadık âşık şikâyet makamında ‘Ey sevgilim, seni sevdiğimin şahidi olan kalbimin en derin duygularıyla sevdikçe, âşıkların görmeye can attıkları güzel yüzünü benden çevirerek beni ayrılık karanlığında bırakıyorsun!’ deyince sevgilisi kayıtsızca sordu: ‘Eğer beni dediğin gibi seviyorsan benim yolumda neyini feda ettin?’

Âşığın cevabı şu oldu: ‘Ey mâşuğum! Başka delile ne gerek var? Neyim varsa hepsini sana hediye ediyorum ve bununla birlikte canımı da yolunda feda etmeye hazırım!”

Bu konuşmanın iki yaratılmış arasında geçtiği dikkate alınırsa, bir kulun yaratıcısı olan Rabb’ine karşı göstereceği muhabbetin nasıl olması gerektiği belli olur. İşte gerçek sevgiye lazım gelen hâller bu söylenenlerden ibarettir. Mâşuğundan bir şey ummak ve istemek muhabbet makamıyla ilgili değildir. Çünkü sevgi karşılığında ecir ve mükafat beklemek, bir hâkimin bir davaya bakması için rüşvet alması gibi muhabbet kanununa aykırıdır. Bu yüzden evliyaullahtan bir zât: “ Bir şey istemek sevilenin buğz etmesine sebep olur.” demiştir.

Hz. İsa’ya vahyolunan muhabbet hükümlerinden biri şöyledir: “Cenâb-ı Hakk daima insanın kalbine nazar eder. Dünya ve ukba sevgisinden eser bulmadığı zaman kendi sevgisiyle doldurur.”

Büyüklerden biri bu hususta şu ibretlik kıssayı anlatmıştır:

“Din ve vatan için yapılan bazı gazalarda ağır yaralar almış olan bir kahraman, düşman ordusunun bir kere sağ cenahına, bir kere sol cenahına, üçüncü defa tam ortasına hücum edip her hücumunda önüne gelen düşmanı öldürdükten sonra savaşma sebebini şu şiirle ifade etti:

“Ey heva peşinde olan nefs! Cihanı yaratan Mevla’ya hüsn-i zan eyle ki arzu ettiğin şehitlik işte önündedir. Ey muhabbetimin yöneldiği cennet hurileri! Siz de uzak durun ki, biz ne sizin için ölmeye ne de bir kimseyi öldürmeye giriştik.

Lakin biz sizin yaratıcınız olan Hakk Teâlâ’ya kavuşma iştiyakındayız.

O(cc)’nun bizim açık ve gizliliklerimizi bildiğinden şüphe edilemez.”

Bundan sonra cesur genç düşman saflarına hücum ederek birçok din düşmanını yere sererek savaşa savaşa şehitlik rütbesine erişti. Muhabbet haklarının ne olduğunu kendinden sonra gelenlere gösterip ispat etti.

Bir hadis-i şerifte: “Cenâb-ı Mevla’yı seven belaya hazır olsun.” buyrulmuştur ki, dünya belalarının hepsi muhabbet makamının gereğidir. Bu yüzden bazı ârifler: “Gerçi Cenâb-ı Hakk da sadık müride dert ve bela verirse bu hâl onun sevgisinin gerçek olduğunu gösterir.” buyurmuşlardır.

Evliyaullahtan birisi huzuruna gelerek muhabbet sırlarından bazı hâllere mazhar olduğunu söyleyen müridine: “Ey derviş Cenâb-ı Hakk imtihandan geçirmediği bela ve musibet vererek sınamadığı kimselere muhabbet cevheri vermez!” diyerek hakikat yolunu göstermiştir. İbrahim Ethem Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Cenâb-ı Hakk şöyle dua etmemi buyurdu: Allah’ım beni kazalara rıza gösteren belalara sabır gösteren ve nimetlere şükredenlerden eyle.”

Muhabbet erbabının fiillerinde ve amellerinde değil, düşüncelerinde bile pek ince vusül perdeleri bulunduğundan masivadan pek değersiz bir şeye meyletmek sebebiyle manevi makamlarından düştüklerine sıkça rastlanmıştır.

Sehl el Tüsteri(ks) bu konu üzerine şöyle buyurmuştur: “Sadık bir muhibbin masivadan bir şeye meyletmesi yüzünden rüyasında ona şöyle buyrulmuştur: ‘O, iyi kuldur, hoş kuldur ama seher yeli ile ferahlanır. Bu da onun ayıbıdır. Hakk’ı seven Hakk’tan başka bir şeyle ferahlanmaz ve teselli bulmaz.’

Evliyaullahtan bir zât sekeratta iken gözünün önüne getirilen cennet dereceleri ve hurilerin görüntüsünden pek muzdarip olup ağlamaya başlamış ve şu mealde bir şiir söylemiştir: “Ya Rabbi, eğer muhabbet derecelerinden senin katında kazandığım mertebe, şu gördüğüm yüksek cennetler ve nimetler ise yazık ki ömrümü zayi etmişim. Bunca zamandır ruhumun tek emeli olan en büyük maksadım olan senin cemal ve rızana göre bu gördüklerimi anlamsız rüya sayıyorum.” demiştir.

Peki “Nasıl talim olunur aşk-ı ilahi?” derseniz:’’Mekteb-i aşka girip talim-i aşk eyleyiniz.’’ demiş büyüklerimiz.

İşte yolumuz olan Nakşilik, seyri sülukla başlayan saliki dünya muhabbetlerinden alıp kademe kademe terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk makamlarından geçirerek aşk-ı hakikiye ulaştırır.

Dergâhlar aşk-ı ilahiyi talim ettiren birer mektep, bu yolun usûlleri tedrisat, mürşidler de muallimleridir. İlahi aşkın membaı ariflerin gönülleridir.

Yunus Emre bu hâlini: “Ballar balını buldum yağma olsun kovanım.’’ dizesiyle ölümsüzleştirmiştir. 

Salavat

Yayımlayan : - Şub 9, 2018 - Genel Adablar, Öne Çıkanlar, Siyer-i Nebi | 0 yorum

Kur’an lisanıyla ifade edilen bir gerçektir ki Allah’ın sevgisine ve rızasına giden yol Resûlullah’a[s.a.v.] tâbi olmaktan geçer (Al-i İmran, 3/31). O’na tabi olmak ise, O’nu sevmekten geçer. Hidayet ve aydınlık yolların rehberi olan o kutlu peygambere olan sevginin en güzel işaretlerinden biri ise O’na her fırsatta ve her anıldığında gafil olmayıp salavat getirmektir.

“Salavat”, salat kelimesinin çoğulu olup; dua, istiğfar, övgü, rahmet gibi anlamlar taşımaktadır. “Selam” ise boyun eğip tam bir teslimiyetle teslim olmayı ifade eder. “Salavat”, özel manası ile Peygamber Efendimiz[s.a.v.] için okunan ve Allah’ın rahmet ve selamının O’nun üzerine olması dileği ile getirilen duaları içine almaktadır. Salavat okumak ibadetlerimizden bir parçadır. Kıldığımız her namazda, son oturuşta Efendimize[s.a.v.], al ve ashabına salat ederiz.

Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de salavatın hükmünü şöyle beyan eder: “Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salat (ve tekrim) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin, tam bir teslimiyetle de selam verin (hürmet edin ve boyun eğin)”.1 Sonsuz güç ve kudret sahibi Allah, Efendimize[s.a.v.] bizzat salat etmiş, emrine amade meleklerinin de O’na salat ve selam ettiklerini bildirerek, mümin kullarından da Peygamber’i[s.a.v.] çokça anmalarını emir buyurmuştur. Allah’ın ve meleklerin salat etmesi, salat edilen kimsenin hayrının ve iyiliğinin gözetilmesi, şerefinin ortaya konması ve şanının yüceltilmesi anlamlarına gelir. Bu ayetteki “salat” kelimesini müfessirler, Allah’tan “rahmet”, meleklerden “istiğfar”, müminlerden de “hayır dua” olarak açıklamışlardır.2

Burada Hz. Peygamber’in Allah katındaki manevi mertebesi, şan ve şerefinin yüceliği hatırlatılmaktadır. Allah Resûlü’nden[s.a.v.] rivayet edilir ki: “Allah benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslüman’ın yanında anıldım da bana salavat getirdi mi, mutlaka o iki melek ona “Allah seni bağışlasın.” der. Allah ve diğer melekler de o ikimeleğe “Amin” derler.”3

Bu ayet-i kerime nazil olduğunda sahabe Resûlullah’a[s.a.v.]: “Ey Allah’ın Resûlü, sana nasıl selam vereceğimizi biliyoruz, fakat salatı nasıl yapacağız?” diye sorduklarında, Peygamber Efendimiz[s.a.v.] onlara “Allahümme salli ala Muhammedin…” diye başlayan ve namazlardaki oturuşta okunan duaları öğretmiş ve kendisine böylece salat edebileceklerini göstermiştir. 4

Salavatta görünüşte Efendiler Efendisine[s.a.v.] dua ve selam temennilerinde bulunulur. Efendimizin[s.a.v.] buna ihtiyacı var mıdır? O’nu[s.a.v.] bizzat Allah Teâlâ’nın ve meleklerinin salat etmesi zaten O’nun Allah katındaki konumunu ve yüce mertebesini ortaya koymaktadır. Nitekim en yüce makam olan Makam-ı Mahmud’la şereflendirilmiştir. Müminlerin duasına ihtiyacı yoktur. Salavat ancak Efendimize[s.a.v.] duyulan saygıyı, hürmeti, bağlılığı ifade etmek içindir. O’na bağlanın, O’nu yüceltin, övün ve her an O’nun için dua edin anlamları vardır. Efendimize[s.a.v.] yapılan dua ve selam temennileri salavat getirenin üzerine gelir. Bu vesileyle Allah Teâlâ kullarını mükâfatlandırır, şefkat ve merhamet gösterir. Resûlullah[s.a.v.] buyurdular ki: “Kim bana (bir kere) salat okursa Allah da ona on salat okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir.”5

Sahabelerden Ubey b. Ka’b[r.a.] bir gün Efendimize[s.a.v.] şöyle sordu: “Ya Resulâllah! Ben sana çok salavat getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?” “Dilediğin kadar yap.” buyurdu Efendimiz. “Dualarımın dörtte birini salavata ayırsam uygun olur mu?” diye sordu. “Dilediğin kadarını ayır ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur.” buyurdu. “Öyleyse duamın yarısını salavata ayırayım.” dedi. “Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur.” buyurdu. Ubeyb b. Ka’b[r.a.] yine: “Şu halde üçte ikisi yeter mi?” dedi. Efendimiz[s.a.v.]: “İstediğin kadar. Ama artırırsan senin için iyi olur.” buyurdu. “Öyleyse duaya ayırdığım zamanın hepsinde sana salavat getirsem nasıl olur?” deyince, Efendimi[s.a.v.]: “O takdirde Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.” buyurdular.6

Allah Teâlâ ayet-i kerimede kullarının nimetlerine karşılık şükürle mukabelede bulunmalarını nankörlük etmemelerini buyurmaktadır. O’nun bizlere en büyük nimeti ise Hz. Peygamber’dir[s.a.v.]. Şu halde salavat, bizimle Hz. Peygamber[s.a.v.] arasında en önemli irtibat vesilesidir. O’na salat ve selam dileyen bütün zaman ve mekanlardaki müminlerin sesini duymakta, onlardan gerçek manada haberdar olmaktadır. Nitekim Allah Resul’ü[s.a.v.]: “Şüphesiz ki, benim üzerime salavat getiren kimsenin selamını almak için Allah bana ruhumu iade eder.” buyurmaktadır.7 İbn Arabi[k.s.] konuyla ilgili şunları söyler: “Hz. Resûl’ü[s.a.v.] ruhen de ceseden de görmek mümkündür. Çünkü, bütün peygamberlerin ruhları yine onlara iade edilmiştir, sağdırlar. Kabirlerinden çıkıp melekütta, ulvi ve süflide tasarruf ederler. Onlar güneş gibi olup her yere girebilirler. Aynı vakitte çok yerlerde görünmelerine engel yoktur.”

Söylenen her salavat Allah Resûlü’ne duyulan engin muhabbetin açığa çıkmasıdır. Sahabe-i Kiram, onun ismi anılınca tüyleri ürperir, yanındaymış gibi huşu duyar, ağlardı. Öyleyse bizler de O’nu çokça anıp, mübarek ismini dilimizden bırakmayalım. Resûlullah[s.a.v.]: “Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavat okuyandır.” buyurdular.8 “Çok seven çok anar.” ve “Sevgi, sevdiğini devamlı zikretmektir.” denilmiştir. Dolayısıyla Allah Resûlü’nü sevmenin alameti, onu çokça, kesintisiz, bıkıp, usanmadan aşkla muhabbetle anmaktır. İbn Kayyim el-Cevziyye, bu konuya şu görüşüyle açıklık getirmiştir: “Mademki bir şeyi çok anmak muhabbetin devamı için gereklidir, o zaman onu anmamak da muhabbetin yok olmasına veya azalmasına sebeptir. Ayrıca Resûlüllah’a[s.a.v.] salat ü selam getirmek o kulun O’na muhabbetinin artmasına vesile olduğu gibi, O’nun da salat ü selam getiren o kula muhabbet etmesine vesile olur.”9

Efendimize[s.a.v.] salavat okumak, bir anlamda bizim ona doğru yönelmiş olduğumuzun, onun getirdiklerine iman ettiğimizin ikrarı niteliğindedir. Bizler bu şekilde salavat okuyarak Nebiler Sultanı’na[s.a.v.] ahdimizi yenileyerek, “seni andık, seni düşündük; Allah Teâlâ’ya senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk.” demiş ve “Dahilek ya Resulâllah! –Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Resûlü…” talebiyle onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluruz. Buna karşılık, ahirette herkesin zor duruma düştüğü hengamede “ümmetî, ümmetî” diyerek fedakarlıkların en büyüğünü yapan Efendimiz[s.a.v.], kendisine salavat getirenleri ahirette tanıyacağını bildirerek bizlere büyük bir müjde vermiştir.

Mutasavvıflar salavatın, Resûlullah’ın[s.a.v.] şeref ve makamını yücelten ve Allah Teâlâ’nın katındaki kıymetini belirten bir ibadet olduğunu beyan etmiş, dolayısıyla salavatla meşgul olan kişiye birçok nimetin ihsan olacağını ifade etmişlerdir. Hz. Peygamber’e[s.a.v.] manevi bir yakınlık elde edebilmek için salavatı vird edinip dillerinden ve gönüllerinden asla düşürmemişlerdir. Salavat ile; işlenen günahların affedileceğine, derecelerin yükseleceğine, şefaate nail olacaklarına, kıyamet korkusundan kurtulacaklarına, Cennet yolunda emin adımlarla ilerleyeceklerine, ömürlerinin bereketleneceğine, Hz. Peygamber’e olan sevgilerinin artacağına ve sırat-ı müstakimden ayrılmayacaklarına inanarak hayatlarını anlamlı kılmaya çalışmışlardır.10

Ebu Süleyman ed-Darani[k.s.], bir kimsenin Allah Teâlâ’dan bir şey isteyeceği zaman, Rasulüllah’a[s.a.v.] salavatını artırmasını sonra isteğini Allah Teâlâ’ya arz etmesini ve duasını salavat getirerek tamamlamasını tavsiye etmiştir. Zira ona göre, Allah Teâlâ iki salavat arasında yapılan duayı mutlaka kabul buyurur. Konuyla ilgili Hz. Ali’den[r.a.] rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah[s.a.v.]: “Hiçbir dua yoktur ki, sema ile arasında bir perde olmasın. Ta ki Hz. Muhammed’e salat ü selam getirinceye kadar. Bunu yapınca perde yırtılıp dua (göğe) çıkar. Salat ü selam getirmeyince dua geri döner.” buyurdular.11 Bizim salatımız, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, “Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” manasına bir duadır. Bununla beraber salavatın ayrı bir özelliği vardır. O hadis-i şerifte ifade edildiği üzere duaların kabulüne vesile olan çok makbul bir duadır. Allah Resûlü[s.a.v.] bilhassa cuma günü salavat getirmeye teşvik ederek bu mübarek günün maneviyatını pekiştirmeyi tavsiye etmiştir ve şöyle buyurmuştur: “Cuma, en hayırlı günlerinizden biridir. Hz. Adem’in (a.s) toprağı o gün yaratıldı, o gün kabzedildi. (Kıyamette Sur’a) o gün üflenecek, sayha da o günde olacak. Öyleyse o gün bana salavatı çok okuyun. Zira salavatlarınız bana arz edilir.” Orada bulunanlar: “Salavatlarımız size nasıl arz edilir? Siz çürümüş olacaksınız!” dediler. Aleyhissalatu vesselam: “Allah Teâlâ Hazretleri, Arz’a peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldı.” buyurdular.12

Allah Tealâ’nın müminler üzerine yüklediği bir vecibe, O’ndan başka hiçbir peygambere verilmeyen bir özellik, hiçbir ümmete verilmeyen bir rahmet kapısıdır salavat… Müminler için dini ve dünyevi her derdin dermanı, sıkıntıların ve problemlerin ortadan kalkmasını sağlayan, günahların affına ve Efendimiz’in[s.a.v.] şefaatine en güzel vesile..

Efendiler Efendisine[s.a.v.] aşkla, iştiyakla, muhabbetle salavat getirelim..

Sallallâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve cezâhü annâ mâ hüve ehlühû.

 


Kaynakça :

1 Ahzâb, 33/56 
2 Muhtasar İbn Kesir, III, 112.
3 Kurtubî, el-Cami Lahkâmi'l-Kur'ân, XIV, 233. 
4 Taberî, Câmi’u’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân, XX, 320 
5 Nesâî, Sehv SS
6 Tirmizi, Kıyamet, 23 
7 Ebû Davud, Menasik, 96 
8 Tirmizî, Salât 357 
9 İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, Cilâu’l-efhâm, Dârü’l-kütüb’l-ilmiyye, Beyrut ts., s. 248-251
10 İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, İstanbul 1389, c. VII, s. 229-231
11 Deylemî, el-Firdevs, IV, 47. 
12 Ebû Davud, Salât 207, (1047); Nesâî, Cum'a 5, (3, 91,92)

UTBE BİN GULAM

Yayımlayan : - Şub 6, 2018 - Öne Çıkanlar, Tasavvufi Makaleler | 0 yorum

Mutlak Cemal’e karşı bağrı yanık, vuslata müştak, vefa deryası, sefa membaı, zamanın beyi Utbe b. Gulam, gönül ehli olup fevkalade nurani idi. Bütün dillerde övülmüştü. Bir zamanlar Dicle’nin kenarında giderken ayağını suya bastı ve yürüdü gitti. Nehir sahilinde bulunan Hasan-ı Basri [k.s] bu işe şaştı ve “Bu dereceyi ne ile buldun?” diye bağırdı. Utbe b. Gulam[k.s.] “Otuz yıldan beri sen emredileni yapmaktasın, ben ise irade edileni.” diye seslendi. Bu sözü ile içinde bulunduğu rıza ve teslimiyet haline işaret etmişti.

Tövbe etmesinin nedeni şu idi: İlk zamanlarda bir kadına bakıyordu. O yüzden gönlünde bir zulmet peyda oldu, sevdaya düştü. Durum, o kadına haber verilince, “Benim neyimi sevmiş?” diye sordu. Gözünü, dediler. Kadın derhal gözünü çıkardı, bir tabağa koydu, Utbe’nin yanına götürdü ve “Baktığın şey işte bu, al ve gör.” dedi. Bunun üzerine Utbe[k.s.] gaflet uykusundan uyandı ve tövbe etti. Hasan-ı Basri’nin[k.s.] hizmetine girdi. Öyle bir mertebeye ulaşmıştı ki arpasını bizzat kendi eliyle eker, biçer, döver, un haline getirir, yoğurur, güneşte kuruturdu. Haftada ancak bir tanesini yerdi. Hep ibadetle meşgul olur ve ‘Haftada birden fazla abdesthaneye gidersem, Kiramen Kâtibin’den utanırım.’ derdi.

Havaların çok soğuduğu bir gün Utbe’yi[k.s.] görmüşlerdi. Üzerinde sadece bir gömlek olduğu halde duruyor ama bedeninden su gibi ter akıyordu. ‘Bu ne hâl böyle?’ diye soranlara şöyle anlattı: Vaktiyle bir cemaat misafir olarak bana gelmişti. Elimi yıkamak için komşunun şu duvarından bir parça toprak almıştım. Ne vakit bu duvarın yanına varsam, mahcubiyet ve nedametten benden bu kadar ter akar. 

Gerçi helalde ettirmiştim ya!

Abdülvahid b. Zeyd’e, ‘Nefsiyle meşgul olduğu için halk ile meşgul olamayan birini hiç gördün mü?’ diye sordular.

“Evet, böyle birini tanıyorum, bu zât şimdi kapıdan içeri girecek.” dedi ve o anda Utbe[k.s.] içeri girdi. Utbe b. Gulam’a[k.s.] soruldu: “Yolda giderken kimi gördün?” “Hiç kimseyi.” dedi. Hâlbuki yolu pazardan geçiyordu.

Naklederler ki; yemek yemediği, su içmediği hiçbir zaman yoktur ki gıdasının az olduğunu gören annesi ona: “Nefsine rıfk ile muamele et!” dememiş olsun. Annesine şu cevabı verirdi: Anneciğim ben de onun rahatını istiyorum. Birkaç gün bela ve çile çekecek ama ebedî olarak rahat edecek!

Naklederler ki; rüyada gördüğü bir huri ona: “Ben sana aşığım, bizi birbirimizden ayıracak bir işi sakın yapma diye hitap etmiş, o da ‘Ahirette seni görene kadar dünyayı üç talakla boşadım, bir daha da asla ona dönmeyeceğim, diye karşılık vermişti.

Kış günleri oturulan evin alt katında iken, biri ona geldi ve “Halk senin halini benden soruyor, bana kerametinden olmak üzere bir şey göster de göreyim.” dedi. O da “Ne istiyorsun, diye sordu.”Yaş hurma.” dedi. Derhal ona bir sepet taze hurma verdi. Hâlbuki mevsim kıştı.

Naklederler ki Muhammed b. Semmak ve Zünnun, Rabia’nın yanında bulunurlarken, yeni bir gömlek giymiş olan Utbe b. Gulam[k.s.] böbürlenerek içeri girdi. Muhammed b. Semmak[k.s.]: “Bu ne yürüyüş böyle!” dedi. Utbe b. Gulam[k.s.]: “Nasıl böbürlenerek yürümem ki benim adım Gulam-i Cebbar’dır. Cebbarìn kuluyum, Kahhar olan Allah (c.c) gibi bir efendim var! dedi. Bu sözü söyler söylemez yere düşüverdi. O an ruhunu teslim etmiş.

 

Nurşin Dergisi Aralık/2015

Kardeşlik Bağları

Yayımlayan : - Ara 27, 2017 - Öne Çıkanlar, Sohbetler | 0 yorum

Hadis-i şerife: “Rabbül Âlemin 7 tane Melaike-i Kiramı yarattı. Bu melekle rin her birini bir göğün kapısına nöbetçi dikti. Bir kısım melek, insanın, sağ ve solunda durur. Sağdaki melek sevapları, hayır işlerini yazar, soldaki melek günahları, haram işleri, mubah, günah olmayan işleri (boş işleri) yazar. Bir kısım melek de vardır ki sabah akşam
yer değiştirir, insanın günlük amelini Allah’a bildirir. Bir insan güzel bir amel yapsa birinci asumanın (göğün) eleği; ben bunu geçiremem, bunun amelini götürün o insanın yüzüne vurun. Çünkü bu gıybet ehlidir. Rabbül Âlemin bana gıybet edenlerin ameli birinci tabaka gökten geçmesin diye emretmiştir.
İkinci asumanın bekçisi ise insan güzel bir amel yapsa ve ehl-i gıybet de olmasa fakat dünya işi yapsa der ki onun amelini yüzüne çarpın, dünya işi yapmış. Yani insan ibadetini ne cennet, ne af, ne de merhamet için değil de Allah rızası için yapmalı, dünyalık bir talep için ibadet yapmamalı, amel işlememeli. Üçüncü tabaka asumandan ise kibirli insanın ameli geçmez.
Dördüncü tabaka hasis (cimri) insanların amelini geçmez.
Beşinci tabaka, kıskanç insanların,
Altıncı tabaka, merhametsiz olanların amelini geçmez,
Yedinci tabakada ise şöhret için amel işleyenin ameli geçmez.”
Hz. Cabir
[r.a.] bunun üzerine Peygamberimize[s.a.v.] şunu sordu: “Peki ya Resulâllah, biz ne yapalım, nasıl yapalım o zaman?”

Resûlullah[s.a.v.] şöyle buyurdu: “Benim gibi yapın.” Hz. Cabir: “Ya Resulâllah, sen Allah’ın Resulüsün, biz nasıl senin gibi olalım?” dedi. Resûlullah[s.a.v.] “Ya Cabir, kolay ve kısa bir yol vardır. Onu uygularsan bize ulaşırsın. Kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de istersen o zaman senin amelini Rabbül Âlemin kabul edecektir.” buyurdu. Demek ki Müslüman hain, kıskanç ve hasis olursa onun ameli yanar.

Müslümanlar din kardeşlerini çok sevmeli, birbirinin ayıbını araştırmamalıdır. Güzel insanların gözü kötü şeyleri görmez, fakat kötü insanların gözü devamlı kötü şeyleri görür. Cemaatinize yeni biri katıldığı zaman “Ya Rabbi beni bu arkadaşımın hatırına affet!” diyebilmelisiniz. Sizin aranıza katılmadan evvelki hayatında yalan söylemiş, hata yapmış, günah işlemiş olduğunu bilseniz dahi onu affetmelisiniz.

Resulü Ekrem[s.a.v.] amcası Hz. Hamza’yı[r.a.] şehit eden Vahşi’ye “Amcamın katilidir.” demek yerine Müslüman
olması için defalarca haber gönderdi. Vahşi ise “Resulü Ekrem[s.a.v.] yalan söylüyor. Ayet vardır: ‘Kim zina eder, katil olursa cennete gitmez.’ Madem ben cennete gitmeyeceğim o zaman niye Müslüman olayım.” diyerek bu daveti reddetti.

Sonra Resulü Ekrem[s.a.v.] “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa/48) âyet-i kerimesini bildirip tekrar Müslümanlığa davet etti ama Vahşi bu sefer de “Âyette Allah Teâlâ, dilediğini affedeceğini bildiriyor. Ya beni affetmeyi dilemezse?” dedi.

Akabinde hemen şu âyet nazil oldu: ‘Ey şanlı nebi! Sen şunu tebliğ et, de ki: Ey nefsleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah, dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.’ (Zümer/53) âyeti kerimesini Resûlullah[s.a.v.] Vahşi’ye bir mektupla bildirdi. Vahşi bu ayetten sonra Müslüman oldu.

Biz de Resulü Ekrem’in[s.a.v.] ümmetiyiz, Resulü Ekrem’in[s.a.v.] her davranışını kendimize örnek almalıyız.

Çünkü Allah Teâlâ Kuran-ı Kerim’de Resulü hakkında “Size en güzel delil Resulü Ekrem’dir.” buyurur. Sahabe-i Kiram bazen çarşıda hamallara gidip “Ben senin günlük kazancını ödesem benimle gelip namaz kılarmısın?” derlerdi. Müslümanların birbirine olan davranışları bu şekilde olmalı, çünkü Müslümanlar kardeştir. İnsanın kardeşi değil cehenneme, hapse girse onu kurtarmak için canını, malını kardeşinin yoluna adar. Biz de evladımızı, kardeşimizi, komşumuzu İslam yoluna, tarikat-ı hâk yoluna teşvik etmeye gayret göstermeliyiz, onlara kendilerini haramlardan kurtarmaları için yardımcı olmalıyız. Bu Allah katında çok büyük bir vazifedir ve mükâfatı çoktur.
Tarikatta ihvan (samimi candan arkadaşlar, tarikat arkadaşlığı) vardır. Sûfiler birbirini sevmeli ve kıskançlık yapmamalıdır. Biri sıkıntıya girdiği zaman onun yardımına koşmamız lazımdır. Eğer onun yardımına siz değil de başkaları
koşarsa o sizden kopacaktır. Bir insanın tarikattan kopması ciddi bir mesuliyettir.
Hz. Diyaûddin[k.s.] zamanında harb-i umumide bir kişi, Hz.Diyaûddin’e[k.s.] misafir oluyor. Hz. Diyaûddin bakıyor ki yüzbaşı namaz kılmıyor. Belki bir saatten fazla ona nasihat ediyor, adam abdest almaya gittiğinde Şeyh Muhammed
Emin diyor ki: “Bir saattir onunla uğraştınız ama bundan sonra yine kılmaz.” Hz. Diyaûddin[k.s.] çok kızıyor: “Bu cahillerin sözüdür. Kuran’a göre biz kardeş değil miyiz?” diyor. O da: “Evet.” diyor. “Peki, o zaman ben bu kardeşimi seksen bin sene cehennem azabından kurtardım, diye niye düşünmüyorsun? Ona bundan daha büyük bir fayda verebilir misin?” diyor.
Müslümanların hepsi kardeştir. Türk olsa, Kürt olsa, Arap olsa, Ermeni olsa Müslüman olduktan sonra hepsi kardeştir.
Bir insan kardeşini bir sene değil, seksen bin sene cehennemden kurtarırsa acaba bundan daha büyük bir hizmet, mükâfat olabilir mi? İnşallah siz de bunun için çalışacaksınız. İster eşiniz olsun, ister akrabanız olsun bir namazına sebep olursanız sanki bir Uhud Dağı miktarında altın sadaka vermiş gibi olursunuz. Bunu unutmayasınız inşallah

Vuslat

Yayımlayan : - Ara 9, 2017 - Öne Çıkanlar, Tasavvufi Makaleler | 0 yorum

Mevlana Celaleddin Hazretleri, vefatına yakın rahatsızlanır. Kendisine geçmiş olsun, diyen yakın dostu Sadreddin Konevî Hazretlerine şöyle söyler:

“Bundan böyle şifa sizin olsun. Sevenle sevgili arasında zardan bir gömlek kaldı. Nurun nura kavuşmasını istemez misiniz? Ben, benden soyundum; O, hayalden soyundu. Şimdi vuslat sahasının son sınırında salınmadayım.”

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra Mevlânâ Celaleddin Hazretleri, son kalan zardan gömlek yani ten kafesinden de soyulur; vuslata erer, şeb-i arusu yaşar.

Hakikî sevgili olan Allahu Teâlâ ile insan arasında kaç gömlek, kaç perde vardır ki insan vuslatın sahasına dahi adım atamamaktadır.

Vuslat sahasının efendisi Resûl-i Ekrem[s.a.v.] ile Hz. Aişe[r.a.] arasında geçen su sözler insan için çok manidardır esasen:

– “Ya Resulâllah! Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye böyle kendini yoruyorsun?
– Ya Aişe! Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?

Kulluğun, güzel ahlakın en güzel örneği odur[s.a.v.]. Bir hadis-i şerife ümmetine asırlar öncesinde “İki ahlâk vardır ki, Allah onları sever. İki huy da vardır ki Allah onlardan nefret eder. Allah’ın sevdiği iki ahlâka gelince, birincisi güzel ahlâk, ikincisi cömertliktir. Allah’ın buğzettiği iki ahlâk ise, birisi kötü ahlâk, ikincisi cimriliktir.” buyurarak insanın hakikî sevgilinin aşkını nasıl elde edebileceğini gösterir.

İnsanın sevgisi kalbinin meyletmesidir. Cenâb-ı Hakk’ın sevmesi ise yarattığının fiillerinden
ve sözlerinden razı olmasıdır. Hakiki âşığın, maşukunun hoşnutluğunu kazanma yolunda karşılık beklemeksizin ve istemeksizin her şeyini vermesi gerekir. Bazı arifler bu anlamı “isar” kelimesiyle ifade ederek “Sevgi; dost yolunda bütün servetini ve varlığını, canını dahi feda etmektir.” demişlerdir.

Vuslata ermiş olan Seyda Fadlullah Hazretleri, sahabe ile Resûl-i Ekrem[s.a.v.] arasında geçen şu hadiseyi naklederek insanın takip etmesi gereken yolu ne kadar güzel anlatmıştır:

“Peki ya Resulâllah! Biz ne yapalım, nasıl yapalım o zaman?” Resûlullah[s.a.v.] şöyle buyurdu: “Benim gibi yapın.” Hz. Cabir[r.a.] “Ya Resulâllah! Sen Allah’ın resulüsün, biz nasıl senin gibi olalım?” dedi. Resûlullah[s.a.v.] “Ya Cabir! Kolay ve kısa bir yol vardır. Onu uygularsan bize ulaşırsın. Kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de istersen o zaman senin amelini Rabbül Âlemin kabul edecektir.” buyurdu.

İnsanın tövbe ile elinden tutarak vuslat sahasına götüren, oradan sağlam adımlarla ilerlemesini sağlayan, son sınırda aradan sıyrılarak seven ile sevileni kavuşturan Sâdât-ı Kiram’ın yolunu  anlatan yeni sayımızla karşınızdayız. Gayret bizden takdir Hüdâ’dan…

Nurşin (Esintileri) Dergisi- Sayı 1 Aralık 2015

Allah Adına İlk Yalan Yemin

Yayımlayan : - Kas 24, 2017 - Öne Çıkanlar, Peygamberler Tarihi | 0 yorum

İş, nereden başlayıp nereye geliyor hep birlikte görelim. Yüceler yücesi olan Allah, Hazret-i Âdem’i yaratınca, Muhammed’i nûru ona geçirdi o Hz. Âdem’in alnı bu nurla elmas elmas parıldadı ve bu Muhammed’i nur, geriye kalan bütün nurları söndürdü. Aziz ve Celil olan Allah, Hazret-i Âdem’i taht üstüne çıkarıp oradan meleklerin omuzlarına yükseltti… Melekler, Allah’ın emriyle Hazret-i Âdem’e gökleri tavaf ettirdiler ilk insan ve Peygambere göklerdeki melekler âlemini seyrettirdiler… O mukaddes nur, Hazret-i Âdem (a s.) in başında 100 yıl kaldı… Göğsünde 100 yıl ve ayaklarında 100 yıl… Ondan sonra Arş’ın sahibi olan Allah, bütün mahluklarının isimlerini Âdem Peygambere öğretti… Topyekûn meleklere de Hazret-i Âdem’e secde etmelerini ferman etti… Bütün melekler secde ettikleri halde, şeytan kibirlendi ve secde etmedi… Bu yüzden de lanete uğradı ve ebedi lanet halkası boynuna geçti…

Burada Âdem (a.s.) e edilen secde ta’zim secdesidir, tapma secdesi değil… Hakikatte secde yalnız Allah’adır, vasıtalarsa kıble yerindedir. Görüldüğü gibi Âdem Peygamber bir kıbleden ibaret…

Cafer-i Sadık (r.a.) den:

  • Âdem’e ilk secde eden Cebrail’dir. Peşinden Mikail, sonra İsrafil ve daha sonra da Azrail… Ve en sonra mukarrebin denilen yakınlık melekleri…

 Muazzez sahabilerden ibni Abbas (r.a.) in bildirdiğine göre:

 Hazret-i Âdem’e secde edildiği zaman, cuma günü zeval vaktiyle ikindi arasıydı… Peşinden Rabbi Rahimimiz, Hz. Âdem’in sol kaburga kemiğin den Hz. Havva’yı yarattı. Hz. Âdem uykudaydı… Uyanıp Havva’yı yanı başında görünce gönlü ona bir su gibi aktı ve hemen elini uzattı. Aynı anda da meleklerin haykırışı kulaklarını tırmaladı:

  • Ya Âdem, hareketsiz dur!
  • Âdem Peygamber atıldı
  • Niçin hareketsiz durayım? Allah onu benim için yarattı…
  • Allah Mehrini edâ et, yâ Âdem!
  • Mehri nedir?
  • Muhammed Mustafa’ya üç kere salavat getirmek!

Ve Âdem Allah’ın Sevgilisi Cenab-ı Muhammed Mustafa’ya salavat getirdi… Böylece de Allah huzurunda ve Muhammed’i hakikat önünde ilk nikah kıyılmış oldu…

Aziz ve Celil olan Allah, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’ya güzel cennetin nimetlerini mubah kıldı. Sadece belli başlı bir ağacın meyvesinden meyve yemeyi yasak etti.

Belki buğday, belki incir, belki üzüm…

Düşmanların düşmanı! Aşağılık şeytan, Hz. Âdem ve Havva’yı kıskandı… Cennet kapısına geldi. Feryatlar ve çığlıklar kopararak Hz. Âdem ve Havvâ’nın karşılarına dikildi…

Hz. Âdem ve Havva, İblis’in bu hâlinden üzüldüler ve dediler:

  • Niçin ağlıyorsun?

Cevap verdi:

  • Şunun için ağlıyorum ki, yakında ölüm gelecek ve siz cennet nimetlerinden ayrılacaksınız… Size ölümsüzlük ağacını göstereyim de onun yemişlerinden tadın ve ebedi olarak diri kalın…

 Hz. Âdem ve Havva aşağılık şeytanın bu sözlerine kandılar ve yasak ve meyveden yediler. Yer yemez de:

  • Ne güzel, ne hoş şey! diyerek Hazret-i Âdem’e de yemesini telkin etti. Tek dayanakları, Allah üzerine yalan yemin edilmeyeceği idi…

İlk defa yalan yere yemin eden de Şeytandır ve bu cinayet de insanoğluna ondan miras kalmıştır.

Rabbi Rahimimiz Âdem Aleyhisselâm’a hitap etti:

Yâ Âdem! Sana cennetin bütün nimetlerini bağışladım ve dilediğin gibi zevk ve sâfa sürmene izin verdim. Yetmez miydi ki gittin, yasak ettiğim meyveyi yedin?

Hz. Âdem cevap verdi:

  • Evet, ey Rabbim. Verdiklerin bol bol yeterdi… Ama ben öyle sandım ki senin mübarek ismin üzerine yalan yemin imkânsızdır… işte bu yüzden ben kandırıldım!

Kurban Nedir ?

Yayımlayan : - Ağu 29, 2017 - Öne Çıkanlar, Yazılar | 0 yorum

KURBAN NEDİR? 
Allahü Teâlâ inanan kullarına kulluk borcu olarak bedenî, lisânî, kalbî ve mâlî ibadet ve mükellefiyetler yüklemiştir. Her biri Allah’ın rızasını kazanmaya rahmet ve nusretine yakın olmaya ve ahiret hayatında büyük nimet ve yüce derecelere kavuşmamıza vesile olacak mâlî ibadetlerden birisi de kurban kesmektir.Kurban Allah rızası için, ibâdet niyyeti ile belirli günlerde cins, yaş ve vasıflarını dinimizin tayin ve tesbit buyurduğu hayvanlardan birini kesmektir.Kurban, Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir. Efdal olanı birinci gününde bayram namazından sonra kesilmesidir.

KURBAN NİÇİN KESİLİR?
Kurban; Cenâb-ı Hakk’ın “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” emrine uyarak, rızası kazanılmak için kesilir.
Kesilen kurbanın akan kanı ile birlikte sahibinin günahlarının da bağışlanacağı Peygamberimiz (s.a.v) tarafından müjdelenmiştir.
Kurban; kendisine kurban kesmek vâcip olanların vücuduna bedel olarak kesilir.

KURBAN KESMEK KİMLERE VÂCİP OLUR?
Akıllı, hür ve mukim olan, aslî ihtiyaçlarından fazla nisap miktarı mal veya paraya sahip (yani Kurban Bayramı günlerinde bir kurban alıp kesebilecek durumda olan) kadın-erkek her müslümana kurban kesmesi vâciptir.

KURBAN HANGİ HAYVANLARDAN OLUR?
Kurban şu dört cins hayvanlardan olur:
1- Koyun (Bir yaşını doldurmuş olması lâzımdır. Ancak anası kadar gelişmiş ve 6 ayını doldurmuş bir kuzu da kesilebilir)
2- Keçi (Bir yaşını doldurmuş olması lâzımdır)
3- Sığır-manda (İki yaşını doldurmuş olması lâzımdır)
4- Deve (Beş yaşını doldurmuş olması lâzımdır)

Bunlardan başka (Tavuk, Ördek, Kaz vb.) hayvanlardan kurbanın hiçbir nev’i (yâni vâcip, adak, akîka) câiz olmaz.

KURBAN NASIL KESİLİR?
Kurban kesecek müslüman, kurbanlık hayvanı incitmeden kıbleye karşı yatırır. Ayakta olarak :

“Bismillahirrahmanirrahim” dedikten sonra biliyorsa “İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillahi rabbil âlemîn” Âyet-i Celîlesini okur ve şöyle niyet eder:

“Yâ Rabbî, şu vücudum sana karşı o kadar isyan etti ki, affedilmem için bu vücudumu sana kurban etmem icabediyor. Fakat sen Kitab’ınla insanın kurban edilmesini haram kıldığından, vücuduma bedel olarak bu hayvanı senin rızan için kesiyorum. Kabul buyur yâ Rabbî” dedikten sonra üç defa “Allahü ekber, Allahü ekber, lâilâhe illâllahü vallâhü ekber, Allahü ekber velillâhil hamd” diye tekbir alır ve “Bismillâhi Allâhü ekber“ der ve kurbanı keser.

Burada dikkat edilmesi gereken iki husus daha vardır:

1- Kurbanlık hayvan kesileceği yere incitilmeden götürülmeli ve önceden hazırlanmış keskin bıçak ile kesilmeli, eziyet ve zahmet verilmemelidir.

2-Fazla eziyete sebebiyet vermemek için hayvan kesilir kesilmez hemen yüzmeye başlamamalı, haraketleri sükun bulduktan sonra soymalıdır.

KURBAN KESİLDİKTEN SONRA NE YAPILIR?
Kurban kesen müslüman, kurban kesilip yüzüldükten sonra Allah rızası için iki rek’at namaz kılar. Namazın birinci rek’atında Fatiha’dan sonra Kevser sûresini (İnnâ a’taynâ kel kevser), ikinci rek’atta Fatiha’dan sonra İhlâs sûresini (Kul hüvallâhü ehad) okur.

Bu namaz Allah’a şükür secdesi makamında menduptur.

Yine kurban kesen müslümanın o gün ilk olarak kurbanın ciğerinden yemesi menduptur.

Kurbanın eti üçe taksim edilerek, bir bölümü evde çoluk-çocukla yenilmeli, bir bölümü civardaki (kurban kesemeyen) fakir müslümanlara verilmeli geriye kalan bölümü eşle-dostla yenilmeli veya hediye edilmelidir. Gerekirse Hıristiyan komşulara verilmeli.

Müşterek kesilen kurbanların etleri, ortaklar arasında tartılmak suretiyle eşit ağırlıklarda ayrılmalıdır ki, birbirlerine hakları geçmemiş olsun. Ayrıca et taksimâtını yaptıktan sonra ihtiyâten helâlleşmeleri daha muvâfık olur.

KURBAN KİM TARAFINDAN KESİLİR?
Kurban sahibinin elinden geliyorsa bizzat kendisinin kesmesi evlâ ve eftaldir. Şayet elinden gelmiyorsa, münasip bir müslümana vekâlet vererek kurbanını kestirmeli ve mümkünse başında bulunarak şâhit olması müstehaptır.

GAZETE VE TV’LERDEKİ KURBAN MÜNÂKAŞALARI ÜZERİNE…
Hemen her kurban bayramı öncesinde, bazı çevreler tarafından ısrarla gündeme getirilen ve sanki o güne kadar hiç yapılmamış bir iş gibi takdim edilen “kurbanın hükmü” ve “kesim şekli”, geçen sene olduğu gibi yine mutad üzere memleketimizde gazete ve televizyonlarda tartışılmaya başlandı. Üzülerek ifâde edelim ki; bir yanda ortalıkta aç-sefil dolaşan sahipsiz binlerce “toplum kurbanı” çocuklar, bir yanda da ortalıkta halledilmesi gereken binlerce ictimâî meseleler dururken, medyamız, kendisini hiç de alâkadar etmeyen dinî meselelerle uğraşıyor. Her bayram öncesinde milletin önünde; ehil olan, olmayan kişiler tarafından yapılan bu münâkaşalar, cemiyetimizde, ister istemez bir gerginlik meydana getirerek yer yer kafaların karışmasına da sebebiyet veriyor. Dolayısıyla bu noktada vatandaş soruyor:

“Kessek mi, kesmesek mi? Şoklasak da mı kessek, yoksa şoklamadan mı kessek? Kurban alıp kesmek yerine, bu parayı fakirlere-yoksullara mı versek?..”

Biz de maalesef, 1400 küsur senedir tatbik olunan ve sıradan her Müslüman tarafından dahi bilinen şeyleri tekrar etmeye, yeniden yazıp çizmeye mecbur kalıyoruz.

Her şeyden evvel kurban, mâlî bir ibâdettir. İbâdetlerin Allah ile kul arasında sadece kulluğun ifadesinden, emrin yerine getirilmesinden ibâret olan ferdî olanları bulunduğu gibi, yine ibâdet olup da iktisâdî, ictimâî, idarî, hatta kültürel tarafları olanları da vardır. Kurban, hem kul ile Allah arasında bir ibâdet, hem de ictimâî ve iktisâdî ciheti olan bir vecîbedir. Dolayısıyla Allâh’ın emrini yerine getirmenin yanında, herkesin şuur ve idrâkine göre dînî duygu ve düşünceleri yaşamasıdır.

Bir şâir, “Kebş-i nefsim Hakk’a kurbân eyledim” yani nefis koçumu Allâh’a kurban ettim, diyor. Kezâ mü’minler kurbanlarını keserken, “Yâ Rabbî, şu vücudum sana karşı o kadar hata, o kadar isyan etti ki; affedilebilmem için bu vücudu sana kurban etmem îcap ediyor. Fakat şerîatinle insan kurban etmeyi haram kıldığından, vücuduma bedel olarak bu hayvanı kesiyorum, kabul eyle” derler. Böyle hâlisâne bir niyetle keserler kurbanlarını.

Demek ki kurban kesmek, bu duyguları yaşatabiliyor… Sûreten bir hayvanın kesilmesinden ibâretmiş gibi görülen bu kurban ibâdeti; îfa edilirken, en kıymetli şeylerin bile Allah için hiç çekinmeden fedâ edilebileceğinin mesajını vermektedir.

Kurbanın ictimâî yönünden de bahsetmiştik… Elbette ki yoksullar, bayram olan günü yokluk içinde değil, ictimâî refaha iştirak ederek yaşayacaklar. Zira, her zaman yiyemedikleri bir gıdâyı temin etmelerine vesîle oluyor kurban…

KURBAN, İSLÂM DİNİNİN ŞEÂİRİNDENDİR
Kurban, Allah Teâlâ’ya kurbet (yaklaşmak) için kurban niyetiyle belirli bir vakitte kesilen hususi hayvanın adıdır. Kurban kesmek, zekât ve bayram namazları gibi hicretin ikinci yılında meşrû kılınmıştır. Meşrûiyeti Kitap, sünnet, ve icma’ delillerine dayanır.

Cenâb-ı Hakk, Kevser Sûresinde, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyuruyor. Bu âyet-i kerimedeki “namaz”dan maksat bayram namazı, “kesmek”ten kasıt da, kurban kesme günlerinde kesilen hayvanlardır. Başka bir âyet-i kerimede ise, kurbanlık develerden şöyle bahsedilir: “Kurbanlık develeri de size, Allâh’ın şeâirinden kıldık.” (S. Hac, 36) “şeâir”in mânâsı, Allâh’ın dininin alâmeti, işâreti olan hususlardır. Pek çok şey alâmetleri ve işâretleri ile tanınır; bunlar hiç terk edilebilir mi?

Hâl böyle olunca yapılacak iş; kurbanı kesmemek için bahaneler aramak yerine, kesebilmek için çareler aramak olmalıdır.

Sünnette de kurbanla alâkalı birçok delil vardır. Müslim (r.h.)’in Hz. Enes (r.a.)’den yapmış olduğu rivâyet bunlardan birisidir: “Resûlüllah (s.a.v.), beyazı siyahından çok, boynuzlu, iki koç kurban etti. Onun; ayağını hayvanın yanlarına koyduğunu, Bismillah deyip tekbir getirerek eliyle onları kestiğini gördüm.” (Kitâbü’l-Edâhî, 17; Buhârî, K. Edâhî, 9)Bir diğeri de Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizin rivâyet etmiş oldukları şu hadîs-i şeriftir: “Âdemoğlu, kurban bayramı gününde kan akıtmaktan daha sevimli bir amelle Allâh’a yaklaşabilmiş değildir. Kanını akıttığı hayvan, kıyâmet günü boynuzları, çatal tırnakları ve kılları ile gelecektir. Akan kan yere düşmeden önce, Allah Teâlâ katında yüksek bir makama ulaşır. Bu bakımdan kurbanlarınızı gönül hoşluğu ile kesiniz.” (İ. Mâlik, Muvatta’, Kur’an 24; Tirmizî, Edâhî, 1; İbn-i Mâce, Edâhî, 3)

Ayrıca, Müslümanlar’ın tamamı, kurbanın meşru’ olduğu üzerinde icma’ etmişlerdir.

Kurban vecîbesinin yerine getirilmesi; hak yolundaki fedâkârlığın bir nişânesi, Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere karşı kulun bir şükrânesidir. Ayrıca günahların bağışlanmasını dilemektir. Bunların neticesi olarak da sevâba nâil olmak ve bir takım belâlardan korunmaktır. Velhâsıl kurbanın meşrûiyeti; dînî, ahlâkî, ictimâî bir takım hikmetlere, maslahatlara istinat eder, dayanır. Bunu takdir etmeyecek bir akıl sahibi tasavvur olunamaz. (Ö. Nasuhi Bilmen, B. İslâm İlmihâli, Yedinci kitap, s. 410)

KURBAN KESMENİN HÜKMÜ
Kurban bayramında; hür, mukim, zengin, olan yani temel ihtiyacı dışında 200 dirhem gümüş veya bunun karşılığı bir paraya sahip bulunan her Müslüman için kurban kesmek bizim mezhebimize (Hanefî mezhebine) göre vâciptir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise kurban, sünnet-i müekkededir. Hatta Hanbelîler’e göre, ödeme imkânına sahip olan kimse, borç ederek de olsa, kurban parasını temin edebiliyorsa, kurban kesmeye muktedir sayılır. (el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa)

Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır merhum şunları söylüyor: “Kurban kesmek, zekât ve sadaka-i fıtır vermekten daha fazla bir fedâkârlık ifade eden bir ibâdettir. Onun için bunda kudret şart olmakla beraber, zekât kadar kudret-i müyessire (yüksek mertebede bir mâlî kudret) de şart değildir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 9/1697)

Kur’ân-ı Kerim’deki kurbanla alâkalı âyetlere ve bu mevzûdaki hadîs-i şeriflere, sıradan mukallid bir mü’min olarak baktığımızda bile, kurban kesmenin ehemmiyeti çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu husustaki nasslardan, gücü yeten mü’minin senede bir kere kurban bayramı namazından sonra ve üç gün içinde kurban kesmesi gerektiğini, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in bu ibâdetin yerine getirilmesi için açık îkazlarda bulunduğunu anlıyoruz. Binâenaleyh mezhep imâmımız İmâm-ı A’zam (rh.) hazretlerinin kurban kesme hükmünü vâcip olarak görmesi de, elbette ki edille-i şer’iyyenin bu iki sağlam temellerine (Kitap ve sünnete) dayanmaktadır. Bununla birlikte Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi müctehidleri kurban kesmenin sünnet olduğuna hükmetmişlerdir. Kurban kesmenin sünnet olduğuna kail olanların görüşü şu hadîs-i şerife dayanmaktadır:“Zilhicce ayının on günü girip de biriniz kurban kesmek isterse, kurbanın ne kıllarından ne tırnaklarından bir şey almasın.”(Müslim, Edâhî, H. no: 1977)

Kurban kesmenin sünnet olduğunu söyleyenler, hadîs-i şerifte geçen “men erâde (isterse)” kelimesinin ihtiyar (istediği gibi hareket edebilme, serbestlik) ifade ettiğine kail olmuşlardır. Halbuki İmâm Mergınânî (rh.), bunun keyfîlik ve ihtiyar değil, sehvin zıddı olduğunu, dolayısıyla “kurban kesmeyi kastederse” mealinde anlaşılabileceğini söylemektedir. (el-Hidâye, 4/113)

Hanefî mezhebi Müctehdilerinden İmam-ı Muhammed (rh.), kurban kesmenin sünnet olduğuna ictihad etmekle beraber, “terkine ruhsatı olmayan bir sünnettir” diyor. Cumhur da, “Kifâye yoluyla bir sünnet-i müekkededir” kanaatini beyan eder. Aynı şekilde İmam Mâlik (rh.), “Kurban vâcip değil sünnettir. Ama gücü yetenin kesmemesini hoş karşılamam” der. (Muvatta’, 2/384)

Gazetete ve televizyonlardaki Kurban münâkaşasını yapanların maksadı başkadır. Bunlar kendi başına bir fıkhî usûl çerçevesi içinde farklı görüşleri ortaya koyma ve bu görüşlerden tercih olunanları tesbit etme, hatta müctehid taslaklarının “yeni bir ictihad” yapma heveslerinin de ötesinde çok daha farklı ve tehlikeli bir mânâsının bulunduğu kanaatindeyiz. Şöyle ki:

“Tartışma”nın özü, hac dışında kurban kesilip kesilmeyeceği ve bizâtihî kurban ibâdetinin kendine hâs bir ibâdet mi, yoksa bir infak mı olduğu, dolayısıyla şahsî karara göre kurban bedelinin fakir ve muhtaçlara infak edilip edilemeyeceği meselesiyle alâkalıdır.

Şayet bu iki düşünceden biri esas alınacak olursa, mesele çok vahim ve tehlikeli bir mecrâya kayar!.. Ve kimsenin şüphesi olmasın ki; bu iş, “dinde reform” mânâsına gelir. O da “tartışmacılar”ın boyunu çok çok aşar!

Velhâsıl sormazlar mı adama, “mademki namazda gözün yok, kulağın niye ezanda?” Veya “kılmadığın namazın duâsından sana ne?”

KURBAN PARASI YOKSULLARA TASADDUK EDİLEBİLİR Mİ?
“Kurban alıp kesmek yerine, bu para fakirlere, yoksullara verilebilir mi?”

Bu suâlin cevabını, geliniz Fâtih devri kadıasker ve şeyhulislâmlarından, büyük âlim Molla Hüsrev (rh.) hazretlerinden alalım. O büyük zât, Düreru’l-Hukkâm, fî şerhi Gureri’l-Ahkâm isimli muhallet eserinde diyor ki:

“Kurban kesme günlerinde kurbanını kesmek, kurbanın parasını tasadduk etmekten efdaldir. Zira kurban kesmek vâcip veya sünnettir… Tasadduk ise sadece tatavvu’dur, yani nâfiledir.” (Kitâbü’l-Udhiyye, c. 1)

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere kurban, Ehl-i Sünnet mezheplerinden hiçbirine göre nâfile bir ibâdet hükmünde değildir. Mensûbu bulunduğumuz Hanefî mezhebine göre ise vâciptir. Vâcip olmasının delili de, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in “Bir kimsenin hâli vakti yerinde olur da kurban kesmezse, sakın bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” kavl-i şerifidir. Bu hadîs-i şerifi, İmam Ahmed bin Hanbel ile İbn-i Mâce rahımehümallâh rivâyet etmişlerdir. Bunun gibi vaîde yani tehdide, ancak vâcibi terk eden lâyık olur. (Molla Hüsrev, a.g.e.)

Ayrıca dinimizde mâlî yardım şeklindeki ibâdetler zaten mevcut. Kurban kesme emrinin verildiği zamandan beri sadaka, fitre, zekât gibi ibâdetler var. Yani her bireri ayrı ayrı emredilmiş. Allah Teâlâ kurban kesmeyi emrederken, diğer ibâdetleri de farz veya vâcip kılmış, bazılarını da teşvik etmiş. Bu demektir ki, ayrıca kurban kesmeye ihtiyaç var. Haddizatında bu mâhut soru, haccın ne olduğunu bilmeyen, hacla hiçbir alâkaları da olmayan bir gürûhun, “Efendim, memleketimizde büyük bir iktisadî sıkıntı yaşanmaktadır, binaenaleyh bu sene hacca gidilmesin, hac paraları bilmem nereye verilsin” zırvalarının aynısı. Zira hiçbir ibâdet edâ makamında diğerinin yerine ikame edilemez. Hepsi de ayrı ayrı yapılır. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Mevlâmız böyle emretmiş. Bunu kimse kendi hevâsına göre değiştirmek hakkına sahip değildir.

Zamanında yapılamayıp kazâya kalması hâlinde ise, hangi ibâdetin nasıl kazâ edileceği hususu en küçük teferruâtına varıncaya kadar açıklanmıştır. Bu vaziyet kurban için de böyledir: “Kesim günlerini geçiren bir kimse şayet fakirse, kurbanın kendisini diri olarak tasadduk eder; çünkü bizim mezhebimizde, fakirin kurban kesmek niyetiyle satın aldığı kurbanın edâsı vâciptir. Zengin ise, gerek kendi mülkünde bulunan veya gerekse satın aldığı kurbanın bedelini yani kıymetini tasadduk edebilir. Böylece bu vecîbeyi uhdesinden çıkarmış olur.” (Molla Hüsrev, a.g.e.)

SEVÂBINI ÖLÜYE BAĞIŞLAMAK ÜZERE KESİLEN KURBAN
Hanefîlere göre bir kimse, kendi parasıyla alıp sevâbını ölmüş bir yakınına veya herhangi bir mü’min kardeşine bağışlamak üzere bayram günlerinde veya sair günlerde kurban kesebilir. Kişi, kestiği bu kurbanın etinden kendisi yiyebildiği gibi, başkalarına da verebilir. Zira kendi kurbanı gibi hüküm alır, sevabı da bağışlanana gider. Fakat bir kimse vefât eden kişinin, irtihâlinden önceki emri ile, onun adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Zira bu, adak hükmündedir, kesen ve yakını yiyemez. Bunu tam olarak tasadduk etmesi gerekir. (İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/229)

Hâsılı, ebedî âleme göç etmiş mü’minler adına da nafile olarak kurban kesilebilir, sevâbı onlara bağışlanabilir. Bunun da bayram günü, yahut da öncesinde kesilmesi hususunda bir ayrı hüküm yoktur. Her zaman kesilebilir. Ancak vefat etmiş bir Müslümanın vasiyeti üzere kesilecek kurbanın mekanla ilgisi yoksa da zamanla ilgisi vardır. Zira bu udhiyye olarak kesilmekte ve sevabı vasiyet eden kimseye ait olmaktadır. Bu sebeple Kurban Bayramı günlerinde kesilmesi icabeder. Bu mes’elenin belgesini teşkil eden bir hadis-i şerif’te şöyle açıklanmaktadır. Hz. Ali (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’in ahirete göç etmesinden sonra Kurban Bayramı’nda iki tane kurban kesmiş. Bunu gören Haneş (r.a.), bu ikinci kurban nedir diye sormuş. Hz. Ali, “Resûlüllah (s.a.v.) vefatından sonra bana, kendisi için kurban kesmemi vasiyet etmişti; işte ben onu kesiyorum” cevabını verdi. (Sünenü Ebî Dâvud, cilt 3, sayfa 94)

Şâfiîlere göre, izni olmaksızın başkası adına kurban kesilemez. Vasiyet etmemişse, ölü adına da kurban kesilemez.

KURBANIN SÜTÜ, ETİ VE POSTU İLE ALÂKALI BAZI MESELELER…
Kurbanın sütünden istifade etmek, etini ve derisini satıp parasını almak, veya demirbaş olmayacak bir şey ile değiştirmek mekruhtur. Şayet böyle bir şey yapılırsa, kıymetini yani kaç para ise o miktarı sadaka olarak vermek gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kurbanın derisini satan kimsenin kurbanı olmaz.” (ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, 4/218)

Kurbanın et ve derisinden kasap ücreti de verilmez. Yani kasaba, “gel benim hayvanımı kesiver; karşılığında bir miktar et vereyim yahut derisi senin olsun” denilemez. Peki, kasaba et veya deri vermek câiz olmaz mı? Tabii ki câiz olur; ancak, kasaplık ücretini de ayrıca vermek şartıyla… Nitekim Hz. Ali (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Resûlüllah (s.a.v.), develer kurban kesilirken başında durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını paylaştırmamı emretti. Onlardan herhangi bir şeyi kasap ücreti olarak vermeyi bana yasakladı. Kasap ücretini biz kendimiz veririz.” (Müslim, Hacc, 348)

Kurbanın derisi sadaka olarak verilir veya ondan seccâde ve saire gibi evde kullanılacak bir şey yapılır.Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizin ve diğer bazı sahâbîlerin kurban derilerinden su tulumu yaptıkları rivâyet edilmiştir. (Müslim, Edâhî, 28)

Kurbanın, kesilmezden evvel yünlerini kırkmak mekruhtur. Eğer kırkılacak olursa, bu yünler de sadaka olarak verilir. Fakat kesildikten sonra yünü yolunup veya kırkılıp kullanılabilir, bu câizdir. (Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. İst. 1985, s. 413-414)

KURBANIN KESİLME VAKTİ VE YERİ
Zengin bulunan her Müslümanın, keseceği kurbanı, fıkıh kitaplarımızda belirtilen esaslara uygun olarak boğazlaması dinî bir mecbûriyettir. Bir vazifeyi ifâ ederken dikkate alınancak husus, sadece o işin yapılması değil, sünnete ve fıkhî esaslara uygun biçimde ifa edilmesidir. Gösterilecek bu hassasiyet, dinî emirlere bağlılığın alâmeti olduğu kadar ibâdetlerin makbul olmasının sebebi bulunmaktadır.

Kurban kesmek, Hanefi mezhebine göre, zengin bulunan her Müslümana vacibtir. Şu cihet dikkatten uzak tutulmamalıdır:Mal ve servet kimin ise kurban kesmek de ona vacibtir. Dinî olçülere göre zengin sayılan bir mü’min, nezâket göstermiş olmak için, aldığı bir kurbanı kesmeyip de bedelini sadaka olarak bir yoksula verse vaya aldığı hayvanı diri olarak bir fakire vermiş olsa üzerindeki borcu ödemiş sayılamaz.

Uhdiyye (kurban Bayramında kesilmesi vacip olan) kurbanı’nın birinci gününde kesilmesi daha faziletlidir. Bir mazeret bulunduğunda, bayramın ikinci veya ücüncü günlerinde de kesilebilir. Bayram namazı kılınmayan obalarda ve küçük köylerde, tan yerinin ağarması ile kurban kesilebilirse de bayram namazının eda olunduğu mahallerde namazı takiben kesilmesi vacip bulunmaktadır. Ashaptan Uveymir bin Eskar (r.a.)uhdiyyesini bayramdan önce kesmişti. Durumu Rasülullah (s.a.v.) e haber verince yüce peygamberimiz, “Kurbanını iade et” buyurdu. Kurban, bayramından önce kesilecek olsa, nafile; daha sonra boğazlansa kaza edilmiş olur.

Uhdiyye kurbanında mekan şartı yoktur. Bu ibadetle mükellef bulunan bir müslüman, mukim sayılacağı yerlerden nerede dilerse kurbanını kesebilir. ”Misafirlikte bulunduğu yerde kurban kesmesi vacip değildir” sözü, “Kurban kesilirse makbul olmaz” manasında olmayıp, “Kesmediği için sorumlu değildir” anlamındadır. Misafir olmasına rağmen kurban kesecek olsa nafile kurban sevabını kazanmış olur.

Hacca giden müslümanlar, misafir bulundukları için, uhdiyye kurbanı kesmekle mükellef tutulmamışlardır. Bu sebeple bir kimse hac yolculuğuna çıkarken geride kalan yakınlarına “Benim kurbanımı vekaleten kesiverin” diye bir tenbihte bulunma mecburiyeti yoktur. Şayet kesilmiş olsa hata yapmış olmaz. Sadece nafile kurban kesme sevabına erişmiş olur. Unutulmamalıdır ki; Hacc’a giden müslümanlar misafir bulundukları için kurban kesmekle mükellef tutulmamıştır derken Hacc’a gitmeseler memleketlerinde kesmeleri icabeden kurban kasdedilmektedir.

Kıran veya temettu haccına niyet eden bir müslümanın, umre ile birlikte hac vazifesini tamamlamaya muvaffak kıldığından dolayı, Cenab-ı Hakk’a şükür için bir kurban kesmesi vaciptir. Hacıların kestiği bu kurban, hem zaman ve hem de mekanla şartlandırılmış bulunmaktadır. Yani, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü günü harem hudutları içinde kesilmesi lazımdır.

Kezâ bi hacı ihramlı bulunurken kurban kesmeyi gerektirecek bir hata yapacak olursa, kesilecek “Ceza kurbanı”nın da hudutları içinde kesilmesi mecburiyeti vardır. Fakat kesim işi bayram günleri ile sınırlandırılmış değildir. Senenin hangi gününde boğazlansa hac vazifesinde meydana gelen eksiklik telafi edilmiş olur. Şu kadar fark var ki, ne kadar çabuk kesilirse o kadar iyidir. Çünkü yapılan hata tamir edilmiş ve borç ödenmiş olur. Bir müslüman, kurban kesme cezasını gerektiren bir iş yaptığını, memleketine döndükten sonra anlasa gidenlerden birisi ile para gönderip kurbanı Harem hudutları içerisinde kestirmesi gerekir.

Hac’da -Mina’da- kesilen kurbanların etini verecek fakir bulmak kolay olmadığı için, kesilen kurbanları olduğu gibi yerde bırakmanın israf olduğunu dikkate alan ve fakat dini hükümleri etraflıca bilmeyen bazı kimseler, “Orada kurban kesip de israf etme! Memlekete dönünce bir Hac kurbanı, birde bunu geciktirmekten dolayı ceza kurbanı kesersin” diye ahkam imal etmektedirler. Bu kabil sözlerin ilmi ve islâmî bir değeri yoktur. Verilen fetva geçersiz, yapılan tavsiyede mesnetsizdir.

Evet, en küçük bir değerin israf edimesine yüce dinimiz müsade etmemiştir. Fakat fetva vermeye ehil olmayan kimselerin sözleri ile pek değerli hac vazifesini israf etmek de islam dinine aykırı bulunmaktadir.

Yolculuk sırasında hastalanan veya parasını tüketen yahut çaldıran bir kimsenin, vekalet yoluyla kestireceği kurban da zaman ve mekanla alakalı bulunmaktadır. Şöyle ki: Muhsar adı verilen (hac veya umre için ihrama girdikten sonra meşru bir mazeret sebebiyle arafat vakfesini ve ziyaret tavafını yapamayan) kimsenin, kurbanı veya onun bedelini Mekke’ye giden bir kimse ile göndermesi ve bu işi görüverecek şahısla gün ve saat tesbiti yapması gerekir. Vekaleti üzerine alan şahıs, aralarında tesbit ettikleri gün ve saatte kurbanı keser, muhsar da ihramdan çıkar.

Adak kurbanına gelince, eğer zamanı belirtilmiş bir nezir ise, tayin edilmiş günde kesilmelidir. Nezirde yapılan mekan kayıtlamaları itibarsızdır. “Falan yerde bir kurban keseyim diye adak yapan bir Müslüman herhangi bir yerde nezrini ifâ edebilir.

Netice olarak ibadetlerimizin dini esaslara uygun olması, Allah katında makbul olmasının en mühim şartıdır. Kurban kesecek müslümanların bu cihetleri asla ihmal etmemesi icap etmektedir.

TEŞRİK TEKBİRLERİNİ UNUTMAYALIM

Kurban Bayramına has bir başka vecibe de “Teşrik Tekbirleri”dir.

Zilhicce’nin dokuzuncu günü, yâni Kurban Bayramı’nın arefesinin sabah namazından başlayarak, bütün farz namazların arkasından cemaatle olsun – yalnız olsun, kadın-erkek her müslüman üzerine bayramın dördüncü günü İkindi namazına kadar (İkindi namazı dâhil) 23 vakit tekbir getirmek (yâni Allahü ekber, Allahü ekber, lâ ilâhe illallâhü vallâhüekber, Allahü ekber velillâhil hamd demek) vâciptir.

Şâyet herhangi bir namazdan sonra unutulursa, Teşrik günlerinde kılınacak bir namazın farzını müteâkip kâzâ edilir..

Ramazan Hakkında

Yayımlayan : - May 26, 2017 - Öne Çıkanlar, Yazılar | 0 yorum

Yeryüzünde bir milyarı aşkın müslüman için kutsal bir ay olan RAMAZAN ayı geldi. Onu kutsallaştıran şeylerin başında Kuran’ın o ayda inmeye başlaması ve Oruç ibadetinin bu aya tahsis edilmesi geliyor. Tüm müslümanlara Ramazan ayı mübarek olsun temennisiyle Yüce Allahtan Af ve mağfiret diliyoruz.

Ramazan-ı Şerif ve Oruç
Oruç ayı olan Ramazan-ı Şerîf, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Nâil olduğumuz sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatan bu ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hakk Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç nîmeti ile kavuşulur.

Oruç, fazîleti ve aslî gâyesi dâimî bir ibâdet şuûru içinde nefs engeliyle mücâdele etmek ve nefsi baskı altında tutarak te’sîrini asgarîye indirebilmektir. Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “sabır, irâde, nefsî arzulardan uzaklaşma” gibi hallerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Yine bu ibâdet, nefsin bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkandır.

Yine oruç; sahibini, azm ü sebât, kanâat, hâle rızâ, metânet, sabır gibi ahlâkî güzelliklere erdirmenin fazîleti ile beraber mahrûmiyyet ve açlıkla nîmetlerin kadrini hatırlatır ve bu vesîle ile yoksulların hallerini düşündürüp onlara merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükrân duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi kitleyi huzûrsuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir.

Ashâb-ı kirâmın oruca karşı çok büyük rağbetleri vardı. Onlar, tahammülü güç sıcak günlerde dahî nâfile oruç tumaya gayret ederlerdi. Bir kısmının, güneş ışığının yakıcılığından korunacak ölçüde elbiseleri bile yoktu. Elleri ile güneş ışığından ve sıcaktan korunmaya çalışırlardı. Bütün bunlara rağmen büyük bir mânevî haz ve lezzet içinde nâfile de olsa oruçlarını devam ettirirlerdi.

Şakîk-i Belhî buyurur:
“İbâdeti lâyıkıyla îfâ edebilmek, bir san’attır. Onun kazanç mekânı, halvet; vâsıtası ise açlıktır.”
O açlık ki, modern tıpta bile diyet adıyla sıhhatli kalmanın en birinci şartıdır. O açlık ki, tahammülü en zor olan bir mahrûmiyyettir.

Rivâyet olunur ki, nefis, yaratıldığı zaman çeşitli iptilâ ve mahrûmiyetlere rağmen Cenâb-ı Hakk’a {REF Sen sensin, ben benim..} deme cür’et ve cehâletinde bulundu, ancak ve ancak açlık sebebiyle aczini kabûl etti. Bu sebepledir ki, irâde terbiyesinde açlığa katlanabilmek kadar müessir başka bir husûs yoktur. İrâde ise, tabiî ve nefsânî meyillere karşı koyabilmenin temel şartlarından biridir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:
“İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve ilâhî akıldır.”
“İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzûrsuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.”
“Allâh şehîdler için: Rızıklandılar. diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de cesed vardır.”

Hazret-i Lokmân, oğluna şöyle nasîhat ederdi:
“Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, âzâlar ibâdetten geri kalır.”

Velîlerden bir zât şöyle derdi:
“Çeşit çeşit yiyeceklerle midesini fesâda uğratan zâhidden Allâh’a sığınırım.”

Âişe -radıyallâhü anhâ-:
“Melekût kapısını açmak için gayret edin!” demişti.
Sordular:
“–Ne ile?”
Mü’minlerin annesi şöyle cevap verdi:
“–Açlık ve susuzlukla!”
Sayılı günlerden ibaret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaren olan hayatımıza incelik, derinlik ve zerâfet kazandırır.
Çünkü tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -çok had safhaya varmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir. Bundan dolayı akıl hastalarına ilk tatbîk edilen tedâvî perhizdir.

Bununla beraber oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile icrâ edilmelidir. Onun faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yâni oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Bedenî hareketlerin faydasını kasdederek veya gaflet ve kasvet-i kalb ile kılınan namazlar bile bu kabîldendir. İbâdetler, yalnız rızâ-yı ilâhiyyeyi tahsîl gâyesi ile yapılır. Bu gâyenin gerçekleşmesi için, kalbin seviye kazanması, hamlıktan kurtulup kemâle erişmesi zarûrîdir.

Ramazan-ı Şerîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in de tavsıyelerinde yer alan belli başlı birtakım husûslara dikkat etmek îcâb eder:
a. Kelime-i şehâdet,
b. İstiğfâr ve zikir,
c. Cenneti tahsîl edebilmek için bolca amel-i sâlih,
d. Cehennemden kurtuluş için harâmlardan ve kerâhetten sakınmak,
e. İmkânlar nisbetinde çokça hayır ve hasenatta bulunmak, kırık ve mahzûn kalblerin duâsını almak,
f. Oruçlu bir kimseye iftar ettirmek.
Ve emsâli…
Ramazan-ı Şerîf, mü’minlere fazîlet ve olgunluk kazandırabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken ağıza bir şey girmemeğe dikkat edildiği gibi ağızdan çıkan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu ve incitmeden son derece sakınmalı ve orucun fazîletini azaltmamalıdır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.”
Denildi ki:
“(Oruçlu) onu ne ile zedeler?”
Buyurdular:
“Yalan ve gıybetle…” (Nesâî; Mu’cemu’l-Evsât)
Çünkü yalan ve gıybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm bırakarak oruç tutarlar, ancak yalan ve gıybetleri sebebiyle de insan eti yiyerek mânen harâmla iftar etmiş sayılırlar. Bu şekilde zâhiren oruçlu olup mânen gıybet sebebiyle iftar etmiş olanlar hakkında Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:
“Gıybet edenin orucu bozulur.” demiştir.
Hazret-i Mücâhid de, aynı hassâsiyete binâen:
“Gıybet ve yalan orucu bozar!” buyurmuştur.
Yâni gıybet edip yalan söyleyerek oruçlarını mânen sakatlayanlar, orucun asıl matlûb olan bir kısım yüksek fazîletinden tamamen mahrûm kalırlar.
Bunun içindir ki, dünyâ gâyeleri ile bulandırılmış, riyâ, gösteriş ve gafletle kirlenmiş oruçlar ve namazlar hakkkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“Nice oruç tutanlar vardır ki, kendisine orucundan kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar olur ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (Taberânî)
Namazlar, bilhassa gece namazı olan terâvih ve teheccüdler, kalbe huzûr sağlamalıdır. Bu mübârek ayda namazlara daha da itinâ etmeli, Kur’ân-ı Kerîm’i huşû ile okumalı, zikirle rûhumuzu inceltmeli, zekât ve sadakalar ile de, vicdan huzûruna kavuşmalıyız. Kur’ân-ı Kerîm Ramazan ayında dünyâ semâsına indirildiği için bu mübârek ayda Kur’ân terbiyesine girmeli, o istikâmette ibâdetler değerlendirilmelidir.
Kur’ân-ı Kerîm, asıl kalble okunur. Gözün vazîfesi, kalbe gözlük
olabilmektir.
Ramazan-ı Şerîf’in diğer bir kıymeti de mü’minlere feyz ü bereket dolu bir Kur’ân hayatı yaşatması bakımından mütâlaa olunmalıdır.
Ramazan-ı Şerîf, oruç ve Kur’ân arasında ince bir râbıta ve derin bir yakınlık vardır. Hayat ve ölüm öğütlerini, Kur’ân-ı Kerîm’den başka hangi salâhiyetli kürsüden dinlemek mümkündür?
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Oruçla Kur’ân, kıyâmet gününde kula şefâat edecektir. Oruç, sabrın yarısıdır.” buyurmuşlardır.
Orucun ecri Cenâb-ı Hakk katında mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:
“Âdemoğlunun her amel ve hareketi kendisine âiddir. Oruç ise böyle değil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beşerî sıfatlardan münezzehim.) Dolayısıyla ben, onun mükâfâtını (husûsî bir şekilde) bol bol vereceğim.”

Bu hadîs-i kudsînin ardından Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdular:
“Oruçlunun sevineceği iki ferâhlık vardır:
1. İftâr ettiği zaman (Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerine kavuştuğu için) sevinir.
2. Rabbine kavuştuğunda da orucu berekâtıyla nâil olduğu yüksek derece için sevinir.” (Buhârî)

Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk, oruca olan rağbeti beyânın yanında ona vereceği mükâfat ve karşılığı, beşerin oruca olan rağbetini te’mîn zımnında saklı tutmuştur. Tıpkı bir müsâbakada câzibeyi artırmak için saklı tutulan çok büyük bir mükâfat gibi…
Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, şükrân hisleri uyandıran, yoksulların, çâresizlerin hâlinden anlama şuûru veren, nefsânî arzu ve temâyülleri bertaraf eden, maddenin esâretinden kurtarıp “sabır” denilen en yüksek ahlâkî bir meziyyete eriştiren bir ibâdettir.
Ramazan-ı Şerîf orucu, terâvih namazı, sahur ve seher uyanıklığı bakımından çok mühimdir. Hadîs-i şerîfde buyurulur:
“Allâh -celle celâlühû-, size Ramazan-ı Şerîf orucunu farz kılmıştır. Ben de gece namazını, terâvihi sünnet kıldım. Eğer bir kimse îmânlı bir yürekle ve sevabına ermek emeli ile Ramazan-ı Şerîf orucunu tutar, terâvih namazını kılarsa, anadan doğduğu gibi günâhlarından kurtulur.”
Hâli ile oruç ve namazın îfâsının kabûlünde kalbin seviye kazanması, yâni “huşû” şarttır. Namazlar, sür’atli kılınarak bir hazım vâsıtası olmamalıdır.
Ramazan-ı Şerîf’in hakîkatine erebilmek için o mevsime mahsûs olan gufrân yağmurlarından istifâde zarûrîdir. Zîrâ taşa veya denize yağan nisan yağmurunun hiçbir fâidesi yoktur. Ancak takvâ neş’esiyle bu şükrân ve gufrân faslının tadını çıkarabiliriz.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
“Ramazan ayı girdiği zaman cennet kapıları açılır; cehennem kapıları kilitlenir; şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Müslim)
Yâni beşerî suçlar ve günâhlar, gerçek oruç tutanlarda en asgarî bir seviyeye iner. Şeytanın şerri de biter. Ancak nefsin şerrine dikkatli olmak gerekir…
Hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Cennet seneden seneye Ramazan için süslenerek şöyle der:
{Allâh’ım! Bizim için bu ayda kullarından bizde kalacak insanlar kıl!..}……” (Taberânî)
Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
“Oruç tutunuz ki, sıhhat bulunuz!” (Taberânî)
“İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..”
Oruçlarımızı sakatlayacak ihmâllerden kaçınmak îcâb eder. Öfkeden şiddetle uzaklaşmalıdır.
Hadîs-i şerîfde buyurulur:
“Oruç, sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevablı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver, yahut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: {_F deüphesiz ki ben oruçluyum!} de; sabret!” (Hakim , Beyhakî)
Zîrâ Ramazan-ı Şerîf’in bir adı da feehru’s-sabırdır.
Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezidir. Îmânın yarısı, ferah ve seâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir nîmettir.
Dîn ve ahlâkda sabır, hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmakdır.
Enbiyâ ve evliyâ, sabırla Allâh’ın yardımına nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalıdır.
Sabrın dünyevî tarafı acı, âhıret tarafı çok parlaktır. Sabrın acılarını sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete ve Allâh’ın rızâsına kavuşurlar.
Her hâlukârda Allâh’ın emir ve yasaklarındaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtları düşünmek, sabrı kolaylaştırır.
Sabrın ilk şartı da, hâdise ile ilk karşılaşma zamanında olmasıdır. Tavı geçmiş bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur.
“Sabûr” ism-i şerîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler ve evliyâullâhdır. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-ı seniyyeden biri olarak varlık ve darlık zamanlarında sabır, çok mühimdir.

***
Oruçlarımızı Allâh -celle celâlühû- beraberliğinde tutmamız için “sahur, terâvih, zikir, Kur’ân ve duâ” gibi mânevî istinadlardan lezzet almak îcâb eder.
İftar zamanı da, duâların kabûl olduğu ince bir vuslat demidir. Bunun içindir ki, bu heyecanlı anların birlikte yaşanması da ayrıca bir rahmet ve huzûr kaynağıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmeden- ecir alır.” (Tirmizî)
Bu müjdeyi duyan ashâb-ı kirâmın fakîrleri, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek kendilerinin zenginler gibi oruçluyu doyuracak derecede iftâr yemeği vermeye güçlerinin yetmediğini hüzünle arzettiklerinde de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdular:
“Kim bir oruçluyu bir hurma ile iftâr ettirirse veya bir içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftâr ettirirse, Allâh Teâlâ, ona aynı sevabı verir.”

***
Nâfile oruçlarda ayrı bir hassasiyet vardır. Zîrâ has kulların amelinin esası sıdktır. Bu da, niyyetin hâlisiyyeti ve nefsin tezkiyesi nisbetindedir.
Bu husûsda gerek nâfile oruç tutmak, gerek oruçsuzluk, gerek oruç tutmayanların ısrarı ile nâfile orucu bozmak, gerekse bozmamak şeklinde sağlam bir niyete bağlı olan her amel efdaldir.
Ebû Saîd -radıyallâhü anh- anlatır:
“Ben Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbı için bir yemek hazırlamıştım. Yemeği kendilerine takdîm edince, aralarından bir kimse çıkıp Ben oruçluyum! dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“–Kardeşiniz sizi çağırdı ve sizin için hazırlık yaptı. Şimdi sen oruçluyum diyorsun. Orucunu boz ve onu bir başka gün kazâ et!» buyurdu.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Orucu bozmamakla alâkalı rivâyet ise şöyledir:
“Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbı, Bilâl -radıyallâhü anh-’ın oruçlu olduğu bir mecliste yediler ve içtiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
{ Biz rızkımızı yiyoruz.. Bilâl’in rızkı ise cennettedir.} buyurdular.” (İbn-i Mâce)
Bu hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, niyet ve kalbin durumuna göre nâfile orucu îcâb ettiğinde bozup bozmamak husûsunda her iki davranış da câizdir.
Amellerin değerlendirilmesi Allâh’a âiddir. Ömrün hayırlısı, O’nun yanında geçen ve O’nun uğrunda harcanandır. İnsan, mezara indirilirken fânî hayatın ancak hâtıraları ile gömülecektir. Mezarlar, amel-i sâlihden başka hiçbir şeyin giremediği mekânlardır.
Allâh rızâsına uygun düşmeyen bir hayat, çöllerdeki seraplara benzer. Hakîkatten nasîbsiz hayâlden ibârettir.
Hadîs-i şerîfde:
“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, sadakası sağında, oruç göğsünde bulunur.” buyurulması, bunun en güzel bir delîlidir.
Allâh’ın sonsuz kereminden umulur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in buyrukları sebebiyle bizlerin mübârek Ramazan ayının biraz daha fazla kıymetini bilmemize, ona daha fazla değer verip daha fazla sevap işlememize ve daha az günâha girmemize sebep olur.
Hadîs-i şerîfde buyurulur:
“Eğer insanlar, Ramazan-ı Şerîf’in ne olduğunu lâyıkıyla bilselerdi, senenin tamamının Ramazan olmasını arzu ederlerdi.”
Günlerimiz mübârek, Ramazan-ı Şerîf’imiz makbûl olsun!..
İstikbâl mü’minlerindir…

Kuran-ı Kerim Allah Kelamıdır, Yaratılmış Değildir

Yayımlayan : - Kas 8, 2016 - Akaid, Öne Çıkanlar | 0 yorum

KUR’AN-I KERİM ALLAH KELAMIDIR, YARATILMIŞ DEĞİLDİR

Kur’an-ı Kerîm, mushaflarda yazılıdır, kalblerde mahfuzdur, li­sanlarda okunan kelâmdır.

Burada Kur’an’dan maksat, Allah Teâlâ’nın kelâm-ı nefsîsidir. Mushaflarda yazılan, kalblerde mahfuz bulunan ve lisanlarda oku­nan kelâm bu nefsi kelâma delâlet eder. Kelâmullah hakkında şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer Allah kelâmı, kadim olan mana için hakikat, teşekkül eden nazım ve lafızlarda mecaz olursa, sûre ve âyet­lerden meydana gelen yaratılmış kelâm-ı lâfzı arasında müşterek bir isimdir. Bu kelâmın Allah’a nisbet edilmesi, Allah’ın sıfatı olma­sıdır. Nisbetin gerçek manası, yani bu lâfzı kelâm, Allah’ın yaratık­larından olup yaratıkların telinlerinden değildir, demektir. Bu takdirde kelâmı lâfzî’yi Allah’tan nefyetmek sahih olmaz. Oysa mü­nazara ve münakaşalar, yalnız Allah’ın kelâmına karşı yapılmakta­dır. Bu icazı taşıyan da kelâm-ı lâfzidir. İşte bu sebeple abdestsiz ve cünüb kimselerle hayız haldeki kadınların kelâm-ı lâfzı olan Kur’an-ı Kerim’e dokunmaları yasaktır.

 

Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem üze­rine indirilmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Peygamber’e muhtelif durumlarda muhtelif şekillerde tek ve mürekkeb harfler vasıtasıyla indirilmiştir. Buna işareten Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

“Rablerinden kendilerine gelen ihtarı, hep eğlenerek dinliyor.”

Burada muhdes kelimesinden maksat, Kur’an âyetlerinin indi­rilmesidir. Allah’ın nefsi kelâmı intikalden münezzehtir.

Bizim Kur’an’ı telâffuz edişimiz yaratılmıştır. Kur’an’ı yazma­mız ve onu okumamız da yaratılmıştır.

Allah’ın Kelâmı Nefsisi olan Kur’an Allah kelâmıdır, yaratıl­mış değildir.

Zira emretmek, yasaklamak, bir şeyden haber vermek isteyen kişi önce içinden buna dair bir mana bulur, sonra bu manaya ibare ile yazı yahut işaret ile delâlet eder.

Sonra bil ki Eş’arî’nin mezhebi şudur: Allah’ın nefsi kelamının harikulade olarak işitilmesi caizdir. Nitekim Bâkıllânî de bu noktaya tenbih etmiştir, fakat bu görüşü Ebû İshak el-İsfirayinî reddetmiştir. Şeyh Ebû Mansur el-Mâtürîdi’nin tercih ettiği görüş budur. Cenab-ı Allah’ın:

“Eğer (taarruza uğrayan) müşriklerden biri aman dilerse, ona aman ver, tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin.”

Burada Allah kelâmını dinlesin sözünden maksat, Allah’ın nefsi kelâmına delâlet eden sözler demektir. Musa âleyhisselam, Allah’ın nefsi kelâmına delâlet eden ses işitmiştir. Fakat bir melek aracılığı olmaksızın ve yazılı bir vasıta bulunmaksızın harikulade bir şekilde meydana geldiği için, Musa aleyhisselâm “Kelîmullah Allah ile konuşan”adına tahsis edilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın şu kavli de buna delâlet etmektedir.

“Nihayet oraya varınca, bereketli yerdeki vadinin sağ kıyısın­dan, ağaç tarafından şöyle nida edildi: Ey Musa! Gerçekten ben âlemlerîn rabbi olan Allah’ım.”

İmam Âzam’in kelâmında bu konuda geniş bilgi verilecektir. İmam Âzam “El-Vasıyye” adlı kitabında şöyle diyor: “Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kelâmı, sıfatı, vahyi ve O’nun indirmesi olduğunu, zatının ne aynı ne de gayrı olduğunu ikrar ederiz. Belki Kur’an-ı Ke­rîm gerçekten mushaflarda yazılan, lisanlarda okunan, kalblerde mahfuz bulunan, fakat buralara hulul etmeyen bir sıfatıdır. Harf­ler, harekeler, kâğıt, yazı bunların hepsi yaratılmıştır. Çünkü bunlar, kulların işleridir. Allah’ın kelâmı ise yaratılmış değildir. Çünkü yazı, harfler, kelimeler ve âyetlerin hepsi kulların ihtiyacına binaen Kur’an okumaya birer alettir. Allah’ın kelâmı ise kendi zatı ile kâimdir. An­cak Allah’ın kelâmının manası ise bu ayetler vasıtasıyla anlaşılır. “Allah’ın kelâmı yaratılmıştır” diyen kimse kâfir-i billâh’tır. Allah Teâlâ, mâbuddur. Yâni kendisine ibadet edilendir, Allah’ın kelâmı ise okunur, yazılır, Allah’ın zatından ayrılmadan ezberlenir.

Fahr’ul İslâm demiştir ki; İmam Ebû Yusuf’un şöyle dediği sahih rivayetle sabittir: Kur’ân’ın yaratılması meselesinde İmam Âzam Ebu Hanife ile münazara ettim, sonunda ikimizin görüşü şu noktada birleşti: “Kur’an’ın yaratılmış olduğuna hükmeden kâfirdir.” Bu söz, İmam Muhammed’den de sahih bir rivayet olarak sabit olmuştur. İlim adamları kelâmullah konusunda ancak şöyle söylenebileceğini zikretmişlerdir: “Kur’an, Allah’ın kelâmıdır, yaratılmış değildir.” Bu şekilde söylenebilir, fakat sadece Kur’an yaratılmış değildir, denile­mez. O takdirde ses ve harflerden teşekkül eden kitabın kadim olduğu düşüncesi akla gelir. Nitekim Hanbelîlerin bazı cahilleri de bu gö­rüşe meyletmişlerdir. “Şerh’ul Akâid” adlı kitapta zikredildiği üzre: Hz. Peygamber buyurmuştur ki;

“Kur’an Allah’ın kelâmıdır, yaratıl­mış değildir, kim yaratılmıştır, derse kâfir-i billâh’tır.” mealindeki hadis’in aslı yoktur. Şerh’ul-Akâid’in hadislerini tahric ederken bu hususu da beyan etmiştim.

Bizimle Mutezile arasındaki ihtilâf, Allah’ın kelâm-i nefsisinin nefyi veya isbatı konusuna dönüyor. Yoksa biz, Kelâmullah’ın sözle­rinin ve harflerinin kadîm olmasına hükmetmiyoruz. Onlar da Nef­si kelâmın yaratılmış olduğuna hükmetmiyorlar. Bizim delilimiz da­ha önce geçtiği üzere; “Peygamberlerden tevatür yolu ile ve icma ile Allah’ın kelâm sahibi olduğu sabit olmuştur. Bunun mânası; Allah Teâlâ’nın kelâm sıfatı ile vasıflanmasından başka bir şey değildir. Yaratılmış olan Kelimullah’a ait sözlerin Allah’ın zatı ile kâim olma­sı mümkün değildir. Öyle ise Allah’ın, kadîm olan nefsi kelâmı sabit olmuştur.

Mûtezîle’nin, Kur’an, Yaratılmışların sıfatı ile vasıflanmıştır; di­yerek telifi, tanzimi, inmesi, indirilmesi, arapça olması, işitilmesi, fasih ve mûciz olması gibi yaratılmış varlıkların sıfatları ile vasıflan­mış olmasını ileri sürmeleri yukarıda belirtilen Hanbeliler aleyhine delil olur; bizi hiç ilgilendirmez. Çünkü biz Kur’ân’ın nazmının hadis (yaratılmış) olduğu ile hükmediyoruz. Esas söz, kadîm’in mânasındadır. Mutezile için Allah’ın konuşucu olduğunu inkâr etmek müm­kün olmayınca, ses ve harfleri mahallinde kitabet şekillerini Levh-i Mahfuz’da yaratıcı mânasında konuşur olduğuna meyletmişlerdir. Halbuki sen, hareketi yaratanın değil de hareket kendisi ile kaim olan kişinin müteharrik (hareket eden) olduğunu bilirsin.

Ancak bir âyette iki çeşit kıraat bulunsa, her bir okunuşun di­ğerinden farklı mânası varsa, Allah Teâlâ, iki mânanın her ikisi ile de konuşandır. O iki kıraat, iki âyet yerine geçer. Eğer iki karaatın mânaları,bir ise, o takdirde Cenabı Allah bu iki mânadan biri ile ko­nuşmuştur, fakat iki türlü okunmasını caiz görmüştür. Bu görüşü fakîh Eb’ul-Leys es-Semerkandî de zikretmiştir.

Bil ki, şüphesiz Sahabe ve Tâbiûn ve diğer müctehitler (Allah on­lardan razı olsun), Allah’ın sıfatlarından her birinin, zatının ne aynı ne de gayrı olduğunda ittifak etmişlerdir. Şârih de bunu bu şekilde zikretmiştir. Bunun mânası şudur: Allah’ın sıfatları, zihindeki mef­hum itibariyle Allah’ın aynı değildir; haricî varlık itibariyle de Al­lah’ın zatının gayrı değildir. Zira sıfatın mânası zatın mânasının baş­kası değildir. Ancak, sıfatlar, kâinattaki tezahürleri itibariyle Al­lah’ın zatına mugayir değildir.

Hülâsa, Allah’ın kelâmı, O’nun sıfatlarındandır. Allah da zatı ve sıfatları ile kadîmdir. Kadîm oluş, bakî kalmayı gerektirir. Zira ka­dîm olduğu sabit olanın yok olması muhal olur. Nitekim bu mâna Al­lah Teâlâ’nın şu kavlinden de istifade edilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“O, evveldir, âhirdir, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir.”

“Ay için seyir menzilleri tâyin ettik. Öyle ki, kurumuş eski hur­ma dalında olduğu gibi yay şeklîni almıştır.”

Bu âyette “Urcûn el-Kadîm” yani eski hurma dalı şeklinden mak­sat, ikinci yay biçimindeki şeklini alınca evvelki eski oluyor, demek­tir. Yenisi bulununca eskisine kadîm deniliyor. Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Bir de kâfirler, iman edenler hakkında şöyle dediler: Eğer o pey­gamber hayırlı olsaydı, bizden evvel (fakir ve bîçâreler) ona koşmaz­lardı demekle maksatlarına erişemeyince de şöyle diyecekler: Bu Kur’an eski bir yalandır.”

Yâni zaman bakımından evveldir. Sonra şüphe yoktur ki, kadîm, önce gelen mânasında kullanıldığı zaman, yaratılmışlardan önce olan her şeyin başkalarından önce olması gerekir. Lâkin Allah Teâlâ’nın isimleri, Allah’ı medheden hususî bir mânaya delale’t eden Esmâ-i hüsnasıdır. Tekaddüm sözü lügat mânasında mutlaktır, bütün yaratılmışlardan önce gelmek mânasına tahsis, edilmiş değildir. O zaman Allah’ın Esmâ-i Hüsnasından olamaz. İşte bu sebeple Şeriat, Evvel, ismini zikretmiştir ki bu isim, kadîm isminden daha güzeldir. Çünkü evvel ismi, sonradan gelenlerin ona döndüğünü, tabi olduğu­nu bildirir. Kadîm sözü bunun aksidir. Ancak şu var ki. Cenabı Al­lah, evvel mânasını şamil olan kadim mânasında ekmel ve tek olun­ca, kelâm âlimleri kadim ismini Allah’a ad olarak vermişlerdir. Bu noktada düşün.

Sonra Kayyûm sıfatı ezelî ve ebedî mânasına delâlet eder. Ka­dim sözü ise bu mânaya delâlet etmez. Kayyûm sıfatı, yine Allah Teâlâ’nın kendi kendine var olduğuna da delâlet eder. İşte bu, Allah Teâlâ’nın Vacib’ul-vücûd olduğunun mânâsıdır. Bu ince mânaları ta­şıdığı için “Hayyül-Kayyûm” isminin îsm-i Âzam olduğu söyleniyor. Hz. Peygamber’den sahih olarak rivayet edilen şu hadîs-i şerif de bu mânayı takviye eder. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:

“Cenab-ı Hakk’ın (Allahu Lâ ilahe illâ huvel-hayyül-kayyûm) sö­zü Kur’an’daki âyetlerin en büyüğüdür”

Bu iki ismin Esmâ-i hüsnâ’nın medarı oldukları da ism-i âzam ol­duklarını yine takviye eder. Bütün esmâ-i hüsnâ’nın mânaları bu iki kelimeye dayanır. Zira hayat sıfatı, bütün kemal sıfatlarının varlığı­nı gerektiriridir. Esmâ-i hüsnâ’dan hiçbiri Kemal sıfatının dışında kalmaz. Kalacak olsa bu ancak hayat sıfatının zayıflığı sebebiyle ol­ması gerekir. Allah Teâlâ’nın hayatı, hayatların en mükemmel ve tamamı olunca, onu ispat ederken bütün kemal sıfatlarını ispat etmek gerektir.

Kayyûm ismi, Allah Teâlâ’nın tam zengin olmasını, tam kudret sahibi bulunmasını ve gerek zatında, gerek sıfatında yaratma ve yar­dım etme bakımından bir isimdir. Şüphesiz Cenabı Allah, kendi zatı ile kâimdir, hiçbir suretle başkalarına benzemez. Başkalarını da ayakta tutan odur. Allah’ın kudreti olmadan hiçbir şey ayakta dura­maz. İşte bu sebeple bu iki sıfat, en mükemmel bir tarzda kemal sı­fatı olarak sayılmıştır. Bunların ikisinin İsm-i Âzam olmaları uzak ihtimal değildir. Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Nerede Olduğunun Farkında Mısın?

Yayımlayan : - Kas 2, 2016 - Öne Çıkanlar, Sohbetleri | 0 yorum

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Peygamber Aleyhis selâtu vesselâm, Hazreti Eba Zer’e (r.a) hitaben şu nasihati yapmıştı:

“Ey Eba Zer bir dönem bizi tanımıyordun. Tanıdın, Medine’ye geldin. İman ettin, Allah’ı buldun. İman gemisine bindin, alman gereken mesafeyi kat ettin. Ama eğer bu süreç içerisinde bindiğin bu iman gemisini iki de bir haramlar ile delmeye çalışırsan bil ki derya çok derin bir deryadır, dipsizdir. Eğer iman gemisini batırırsan senin selamete varamama ihtimalin yüksektir. Sen varamazsın, kimse seni de kurtaramaz. Ya Eba Zer sen nerede olduğunun farkında mısın? Sen çok derin bir deryanın üzerindesin. Dünya deryası, imtihanlara, meşakkatlere, musibetlere sürekli maruz kalınan bir deryadır. Bindiğin imanı, iki de bir günahlar ile tahrip etmeye çalışırsan menzile selametle varmama ihtimalin vardır. Onun için gemini tecdid et. Yenile.

Restorasyona tabi tut. Eğer gemini iki de bir günah ile tahrip edersen menzile varamama ihtimali var. Geminin yenilenmesinden maksat ise tevbe ve istiğfardır, imanı yenilemektir. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü” sözünün manasını hissetmek ve yaşamaktır.

Ey Eba Zer (r.a) sen bir sefere çıkacaksın. Daha gemi sahilden ayrılmadan zadını (azığını) tastamam al. Çünkü bu çok uzun bir sefer olacak. Dünyadan berzaha, berzah âleminden mahşere, mahşerden ya cennete ya da -neuzibillah- cehenneme gideceksin. Onun için bugün daha gemi sahilden ayrılmadan zadını tastamam al. Dünya namına elinden geldiği kadar yükünü hafif tut. Çünkü ileride tırmanmak mecburiyetinde kalacağın bir dağ var. Ve bu dağ çok çetin bir dağdır. Yükün ağır ise bu dağı aşamama ihtimalin var.

Madem iman ile cenneti, ebedi saadeti hedefliyorsun, bunca kudsi gayelerin var. O zaman amelinde de ihlaslı ol. Her şeyi bütünüyle Allah için yap. Allah mülahazasının dışında farklı mülahazaları içine katma. Dünya mülahazaları katmakla o safiye mülahazayı bulandırma. Çünkü sen öyle bir zata amel ve ibadet ediyorsun ki o sürekli seni görüyor ve seni gözetiyor.”

Allah kabul eylesin inşallah. Allahu Teâlâ din dünyanıza yardımcı olsun. İnsan yaşadığı süreçlerden mesela evlilik, ticari hayat, çocukluk, gençlik; bunlardan bir zevk almadığını görür. Ben her şeyi yanlış yapmışım, der. Ama sonra der ki elhamdülillah tasavvuf gibi bir kapım var. İşte insan bunu fark ettiğinde bence o kapıya sımsıkı sarılması, toz dahi kondurmaması icap eder. Hesaplar tartılırken benim en azından sarılacak, girebileceğim bir kapım olsun, demeli o gün için tedbir almalıdır. Tasavvuf böyle bir kapıdır. Ben nasıl olsa hayatımın her sahasında yanlış yaptım, nefsime uydum ama en azından yarın başımın sıkıştığı bir anda gidecek kapım olsun demek gerekir. Tasavvuf kapısı çok safiyane bir niyetle, işin içine Allah zatının dışında hiç bir mülahaza katmamak suretiyle sürekli açık tutulmalıdır. Aksi halde bu kapı da kapanır ise ve bir insanın ömrü beyhude geçmiş ve dahi gelecek noktasında da endişeleri varsa; bence bugünü nasıl karanlık görüyorsa ölümden sonraki hayatı da karanlık, ebedi ve sonsuzluk olarak görmesi lazım. O insana hiçbir zaman ne güneş doğar ne sabah olur. Onun için insanın ben her anıma nefsimi karıştırdım, enaniyetimi, egomu karıştırdım bu dünya hayatını yüzüme gözüme bulaştırdım, dediği anda şöyle düşünmesi gerekir: “Allah bana böyle bir fırsat vermiş. Benim bunu çok iyi muhafaza etmem lazım.”

İnsan nasıl ki yastık altına başının çok sıkıştığı bir anda kullanmak için bir miktar sermaye bırakır işte insanın ahiret adına da böyle bir sermayesi de olması gerekir. Madem ahiret hayatı hikâye değil, masal değil, oyun değil; madem Ali’nin Veli’nin sözleri değil; Peygamberlerin sözü Allah Teâlâ’nın vaadidir, evliyaullahın bahsettiği bir mevzudur O zaman insanın ahiret için böyle tutunacağı bir kapı olmalıdır. Ve bu konuda çok hassas davranmalıdır. İnsanın huzuru, saadeti, refahı dünyada değildir. Bunu dünyanın zirvesine ulaşan insanlar ittifakla söylüyorlar: “Biz zenginliğin en yüksek zirvesine ulaştık ama gördük ki saadet, huzur burada değilmiş. Meğerki biz yanlış yerde arıyormuşuz.” Bizim de bu sözlere itibar etmemiz ve Allah’ın verdiği bu fırsata sımsıkı sarılmamız ve Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için cehd ile hizmet etmemiz gerekir.

Bir yere ait olma, Allah’ı hissetme, Sâdât-ı Kirâm’ı hissetme, aidiyet hissinin oluşması için fedakârlık göstermek gerekir. Eğer hiçbir mücahedeye razı değilsek Allah hissedilemez. Ahiretin içerisindeki hakikatler, lezzetler, varidatlar hissedilemez. O uğurda can, mal, zaman açısından fedakârlık gösterilmez ise muaddeniyet bir hayat yaşansa dahi hissedilemez. Allah insanın ciddiyetini kabul görmediği için, bunu ciddiyetsizlik olarak gördüğü için verilmesi gereken şeyi o insana verdirmez. Nasıl ki bir mala talip olan bir insan, o mala talip olduktan sonra bedenini, haysiyetini, ciddiyetini işin içine kattıktan sonra Allah’a dua ve niyazda bulunup o işin arkasında koşuyor ve bulması gereken şeyi buluyor ise ahiret sefası da böyle bir şeydir.

Muattal duran bir insana, ciddi olmayan, koşturmayan bir insana; verilmesi gereken şeyin verilmemesi büyük ihtimaldir. Onun için Peygamberler, salihler, maneviyat noktasında getirisi en büyük olan şeylere talip olmuş, bu yolda yeme içmeyi dahi noksaniyet olarak görmüş, yeme içme vaktini bile o uğurda harcamışlardır. Madem durum bu kadar ciddidir, o zaman bu noktada azimli olmak lazım. “Ya Rab gönlümü aç, hissiyatlarımı keşfet, ya Rabbi beni hak yolda sabit kıl.” demek lazım.

Mümin günde beş vakit Fatiha suresini okurken şu duayı ediyor “İhdinas sırâtel mustakîm” İhdina: Ya Rab bizleri hidayete erdir. Sıratel müstakim: Hak olan yola bizi ulaştır. Bir mümin bunu niye günde beş defa söyler? Mümin zaten hak yoldadır. Hak yolda olan bir insan niçin Allah’tan günde beş vakit Allah’ın kapısını çalıp, “Ya Rab benim bir isteğim var. Hak yolda beni sabit kıl.” der? Demek ki öyle kaygan bir zemin üstünde duruyoruz ki her an kayma ihtimalimiz var. Öyle miyiz? Evet. Öyle bir yer çekimi olan bir dünyada yaşıyoruz ki haramların çekim alanında duruyor gibiyiz. Bu haram çekimlerine kapılmamak çok zor. Büyük bir güç gerektirir. Onun için sürekli elimizi Allah’ın bulunduğu yere, Sâdât-ı Kiram’ın bulunduğu safa uzatıp: “Ya Rab senden şu elin tutulması, ayaklarımızın kaymaması noktasında böyle bir dilekte bulunuyoruz.” diyoruz. Allah kabul eylesin inşallah. Allah’a emanet olun. Allah Teâlâ yardımcınız olsun inşallah.

Ve sallallahi aleyhi vesellem.