Vird, Hatim ve Ziyaret Edebi

VİRD, HATİM VE ZİYARET EDEBİ

a. Dersini yapmak edebi:

Mürid evvelâ abdest alıp, kimsesiz tenhâ bir yerde Kıble’ye karşı, sağ incikleri üzerine oturur, ayaklarını sol tarfından çıkarır. Bütün his ve düşüncelerini bırakıp, 5 veyâ 15 veyâ 25 kere istiğfar eder. Sonra zelil ve miskin bir halde îtiraf-ı kusur ile birlikte, kabul için ve zikre tevfîk, sünnetlere ittibâ ve hüsn-ü hâtime için dua eder.

Târikatımızın piri olan Bahâeddîn-i Nakşıbend KS Hazretleri’nin ruhuna, bir Fâtiha, üç İhlâs okuyup hediye eyler.

Sonra gözlerini yumup, kendisini yatakta yatar vaziyette gözünün önüne getirir. Ve bu yatışının son yatış olduğunu mülâhaza ederek, bir korku içinde iken imdâd-ı ilâhî erişip, “Eşhedü en lâ ilâhe illallàh, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû”dediğini; o sırada da Hazret-i Azrâil AS’ın canını almış olduğunu, ahiretteki yerlerini gösterip başının ucuna bıraktığını düşünür.

Bu arada cenaze yıkayanla komşuların gelip soyduklarını ve teneşir tahtasına konup yıkanarak temizlendiğini, abdestlenip kefene sarılarak tabuta konduğunu, komşuların gelip götürdüklerini, musallâda namazını kılıp duadan sonra ahiret evine teslim ettiklerini; dua ve telkinden sonra herkesin evine dönüşüyle, orada yapa yalnız kaldığını ve bu karanlık yerde hiç kimseden bir yardım olmadığını; huzûr-u Bârî’de korku ve dehşet içinde, son derece zillet ve meskenet içerisinde dururken, iki sorgu meleği gelip:

(Men rabbüke ve men nebiyyüke ve mâ dinüke ve kitâbüke ve mâ kıbletük?) [Rabbin kim? Peygamberin kim?.. Dinin ne? Kitabın ne?.. Kıblen neresi?..] diye kendisine sorulduğunu tahayyül ve tahattur eder.

Bunun üzerine, “Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed Mustafa SAS, kitabım Kur’an-ı Azîmüş-şân ve kıblem Kâbe-i Şerif’tir.” diye cevap vermeyi, Mevlâ cümle ümmet-i Muhammed’e ve bizlere de nasîb ve müyesser eyleye… Âmîn!

Bu cevâba mukabil melekler de, “Allah senin yerini sana mübarek etsin!” derler, giderler. İnşâallah Cenâb-ı Hak kabirlerimizi ravza-i cînân eyler… Pirlerimiz de imdâdımıza yetişip, ruhen ve mânen onlarla birlikte, ahiret âleminde Cenâb-ı Hakk’ın zikriyle meşgul oluruz. Cesed kalır orada.

Mürid, bu mülâhazaya hiç olmasa 15 dakika kadar devam ede. Buna râbıta-i mevt derler. Hergün dersten evvel güzelce ve canlıca bunu tekrarlayıp, düşünmelidir.

Sonra mürşidine tevessül edip, onun karşısında imiş gibi, onun iki gözü arasına bakar olduğunu tahayyül eyleye; zîrâ burası mahall-i feyzdir. Ve mürşidinden gözünü kat’iyyen ayırmaya… Bu râbıtanın bizzat gönlün içine girdğini mülâhaza ile, yine 15 dakika kadar bu hâli muhafaza eyleye.

Eğer zikir vaktinde mürşidin vech-i şerîfini kalbine karşı ve nefsini nefsine karşı, ona bakar olduğunu mülâhaza etse, bu da dalgınlıktan ve gafletten kurtrır. Buna da râbıta-i şerif denir. Bu tahayyül ve râbıta, çok büyük faydası olan iksîr-i âzamdır. Nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden feyz-i hakîkî ve feyz-i ilâhîye kavuşmağa vasıtadır ve Hak Celle ve A’lâ’ya vusûle götürür. Bazı muhakkıkîn, “Rabıta zikirden hayırlıdır.” demişler ki, bazı mübtedîlerin haline nisbetle demektir.

Müridin itikâdı şu vechile olmalıdır: “Mürşidim beni kabul ederse, indallah, yâni Allah-u Teàlâ yanında kabul olunurum. Eğer Hal Teàlâ’nın dergâhından koğulsam, mürşidim beni kabul eylemekten gayri bana kurtuluş yoktur.” diye inana… Ve kezâ meded, himmet ve kabul için devamlı olarak mürşidine tazarru ve ilticâ gerektir.

Eğer râbıtayı kalbine indirirse, câizdir. Ve râbıtadan sonra,

(İlâhi ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke) [Allahım, maksudum sensin ve ben senin rızanı istiyorum; bana senin muhabbetini ve ma’rifetini ihsan eyle!] diye… Fakat mânâsını kemâliyle mülâhaza eylediği halde, üç kere söyleye. Ve bunda sıdkını, doğru söylediğini konrol edip araştıra. Eğer sıdkı, dürüstlüğü yoksa, çokça müteessir olup tevbe ve istiğfara devam ede. Ondan sonra vukûf-u kalbî ile iştigâl ede…

Vukûf-u kalbî odur ki, havâssı (duyguları) bütün meşgalelerden, düşünce, vesvese ve hayâlâttan âzâde olarak, (Allàhu ehad) lafz-ı şerîfinden murad olan Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ne bütün kalbiyle, toplu olarak mütevvcih ola… Kalbine yönele; bütün nazar-ı dikkatini kalbine toplayıp, kalbin ortasına ve derinliğine teveccüh ede.

Bu mülâhazada yine 15 dakika veya daha fazla durmağa çalışmalıdır. Bu hal ile müstağrak ola, gece günüz hiç bu hâleti kaybetmeye… O vakit şahıstan, belirli sayarak zikretme mükellefiyeti kalkar. Çünkü zâten zikirden murad adetler değil, bizzat mezkûrdur.

Vukûf-u kalbî tarikatın rüknü, belki de esas binasıdır. Her taatte, kıyâm, okuma, oturma, secde hallerinde, hattâ yatakta, hattâ helâya giderken, vel-hàsıl her zaman ve her yerde lâzımdır.

Eğer zikir ve tâat vukûf-u kalbîden hàlî ve àrî, yâni boş olsa, ruhsuz sûret gibidir ve mûteber sayılmaz. Vukûf-u kalbîden sonra lafza-i celâl, yâni Allah ism-i şerifini ana… Kalbinden cereyan eder mülâhazasıyla, zikr-i kalbîyi suyun aktığı gibi akıta ve bütün cevârihi, a’zâları sakin olup, belki bütün ihtiyar ve iradesini de yok ederek, ölü gibi ola… Ve sadece hıfz ve hesap için nazarı zikrine hasretmekle beraber, kalbini serbest bıraka ki, kalb bizzat ihtiyar eylediği husus ile meşgul olabilsin.

Eğer kalb, Zât-ı Mukaddes CC mülâhazasına müstağrak olsa, dalsa, kaybolsa, kendinden geçse, kâfî olup Allah ism-i şerifini zikreylemese de yine ahsen ve akvâdır, yâni güzeldir. Zîrâ zikirden murad, zikrolunandır. O da râbıtada hasıl olmuştur. O halde iken kalbi zikre döndürmek câiz olmaz. Zîrâ zikir dahi gayrıdır.

Eğer virdini yapacak mikdarı o hal, o gaybûbet, dalgınlık ve kendinden geçme devam ederse, yâni müstağrak bil-hàl olsa, virdini, dersini eda etmiş olur.

Ve kalbi binefsihî müştegıl olup, cemî mâsivallahtan gaybet hàsıl olunca, mezkûr ile meşgul eyleye… Halbuki kalb, ikrah ile ellibin sene meşgul olsa, mürid vâsıl olamaz ve bir hal sahibi de olamaz.

Eğer kalb her zaman Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ni bilâ misil mülâhazaya meşgul olup da, sonra bazı hayalât ve vesvese arız olmasıyla huzura devam edemezse, zikre avdet eyleye… Yâni mülâhazadan zikre döne… Ve tekrar gaybet eseri zuhur etse, o yokluğa, gaybete teslim olup zikrini bıraka ve buna devam eyleye…

Ve her yüzde bir kere, vesvese anında,“İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke” diye… Eğer vesvese gitmezse, mürşidinin ayağını kalbine koya. Ve râbıtaya tevesül eyleyip, mülâhaza ile zikrine meşgul ola. Vesvese gidinceye kadar, mânâyı düşünerek mütemâdiyen istiğfar eyleye…

Râbıtanın vechi kendi kalbine karşı olduğu halde mülâhaza kıla… Ve eğer inkıbaz devam ederse gusl eyleye… Ve her bir gaflet ve hatâsından, mürebbîsi ve mürşidi hakkındaki sû-i edebden nâşi 25 kere istiğfar eyleye ve iki rekât tevbe namazı kıla… Kalbiyle, “Yâ Fa’àl!” ism-i şerifinin mânâsını da mülâhaza ede. Bir rivayete göre de:

(Sübhànallàhil-melikil-hallâk: İn yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti bihalkın cedîd. Ve mâ zâlike alellàhi biazîz.) [Melîk ve Hallâk olan Allah’ı tesbih ederim: “O dilerse sizi yok eder, yeniden başkalarını yaratır. Bu Allah’a göre zor değildir.” (Fâtır: 16-17)] demek gerektir.

Akar sular, rüzgârlar, değirmen sesleri tabii bir zikirdir bunlar da gafleti gidermeğe sebep olabilir. Ve bâhusus kalb kırıklığı ve ağlamalar da Allah-u Teàlâ’nın zikrine ve Hak Teàlâ’ya vusûle sebep olur. Bu haller zâkirin mahbûbiyyetine de alâmettir. Hak Teàlâ, “Benim rahmetim, kalbleri kırık olan kullarımadır.” buyurmuştur.

Mürid nefsine hitab edip:

“–Taleb olunan şey aziz, maksadlar da gàyet nefis… Ben bu halimle, aziz olan şeyi istemeğe hiç de lâyık değilim! Ve lâkin, onların kapısı önünde oturur, o hakîkî taliblerin hallerine özenerek onlara benzemeğe ve mürşidimin emrine imtisâlen yapmağa çalışırım. Her ne kadar ben onlardan olmasam ve olamasam dahi, bana onlara benzeme devlet ve saadeti yeter.” demelidir.

Cenâb-ı Hakk’ın müride ihsan ve takdir ettiği feyzi mülâhaza ederek, “Dostunun bütün işleri dostun mahbubudur. Dost dostundan gelen her şeyi sever; eğer gül ve eğer diken… Benim hiçbir dileğim ve muradım yoktur; ancak dostumun arzusu, isteği, muradı, benim de arzum, isteğim ve muradımdır. Benden her ne murad edersen, o benim ayn-ı muradımdır.” deyince, hemen o saatte bütün zararlar ondan gider. İşte latîfe-i kalb zikri budur. Ol latîfenin nuru omuzun hizasından yükselip çıktıkça, zikir latîfe-i ruha ve sırasıyla diğer latîfelere de nakil ve telkin olunur.

Ruh’un yeri, sağ memenin iki parmak altı; sırr’ın yeri, sol memenin iki parmak üstü; hafî’nin yeri, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfâ ise göğsün ortasındadır. Latîfe-i nefs; bu da iki gözün arasıdır.

Zikir sonra latîfe-i cesed’e naklolunur. Böylece cemî eczâsında zikrolunur. Cemî eczâda zikirden yakaza, uyanıklık ve uyanma hasıl oldukta, buna sultàn-ı ezkâr tesmiye olunur. Bundan sonra tevhid’e ve nefy ü isbat zikirlerine ve murakabelere geçilir. Lâkin bunları kitaplardan öğrenmek sûretiyle öğrenip, kendi kendine yapmak mümkün olmaz. Yapılsa da tesiri olmaz.

Zikrin en az miktarı beşbin olup, çoğuna nihayet yoktur. Bir oturmada yaparsa, tesiri daha çok olur. Fakat müteaddit oturumlarda da caizdir. (Bu zikirlerde vukûf-u kalbî dâimîdir. Her ne kadar diğer latîfelerin yerleri ayrı ayrı ise de.) Sâlikler için yirmidört saatte en azı yirmibeşbindir.

Bundan sonra müride nefy ü isbat telkin olunur: Vukûf-u tam için evvelâ cemî-i şuurunu ve idrakini kalbinin derinliğine indire… Ve sonra bütün hàtıra ve vesveselerini çıkarmak kasdıyla nefesini unf ile, şiddetle sonuna kadar ihrac ede… Lâkin bu ihrac vukuf kuvvetiyle ola… Zîrâ vukuf kuvvetinin, her zaman bütün hatarâtı def etmekte pek büyük faydası vardır.

Sonra nefesini içine çekip göbeğinde saklaya… Ve (Lâ) lafzını mânâsıyla birlikte mülâhaza ile göbeğinden dimağın üstüne kadar uzata… Ve (ilâhe) kelimesini sağ omuzuna indire ve hayalinde hıfz ede… Ve (illâ) kelimesini sağ omuzundan kalbin üzerine doğru uzatıp, (Allah) kelimesini kalbin derinliğine gayet şiddetle indire… Ve tek adet olmasına dikkat ede. Meselâ, 5, 7, 9, 11, 13, 15, 17… ilâ âhirih gibi, nefesinin kudreti miktarı yapıp 21’de tamam ede. Ve 21’de veya nefesinin bittiği tek adette, (muhammedür-rasûlüllàh) diye.

İki nefes arasında da, (İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî) diye. Ve lâkin bütün zikir esnasında vukûf-u kalbîye dikkat ve ihtimam son derece lâzımdır. Mutlaka 21 yapacağım diye, huzuru bozacak şekilde nefesi saklamaya, habsetmeye. Dünya işleri ile kalbin meşguliyeti, feyz kapılarının kapanmasına sebep olur.

Zikir şu şartlarla olur: Niyet, vukuf-u kalbî, mülâhaza-i kelime-i (Muhammedür-rasûlüllàh. İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî.); tek adede riayet ederek.

Böylece (Lâ)’yı göbekten dimağa uzatmak; (ilâhe)’yi sağ omuzda, (illâ)’yı kalbe doğru uzatmak; (illallah) kelime-i tayyibesini sertçe kalbe indirmek. Zikri aç karnına yapmak. “Çok açlık ve çok tokluk feyze mânîdir.” demişlerdir.

Bütün bunları, mutlak bir üstâz-ı kâmilden ders alarak yapmak kendi kendine yapmağa çalışmakla, vaktin ve ömrün ziyâından başka bir şey elde edilmez; tıbbın, kimyânın kitaptan öğrenilmesi mümkün olmadığı gibi… Böyle kâmil ve mükemmil bir üstâzı bulmak için de doğuyu, batıyı gezip bulmağa çalışmak gerektir.

Nasıl ki demirin yumuşaması için, ateşin içine girmesi ve orada yumuşayıncaya kadar durması lâzımsa; hallerin de böylece erbâbına lâyık ve kâmil bir hizmet neticesinde elde edileceği şüpheden âzâdedir.

Bundan sonra sâlike ehadiyyet, maiyyet ve sâir murâkabeler öğretilir. Daha sonra velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ vardır ki, Allah-u Teàlâ’nın lütuf, kerem ve inâyetine bağlıdır. Mertebe-i nübüvvet, SAS Efendimiz’in ahirete teşrifleri ile tamam olmuştur; fakat mertebe-i velâyet cârîdir. Bazı zevât-ı kirâm Rasûlüllah SAS’e ittibâ edip, âsâr-ı şerifine uyduklarından, hàssaten Rasûlüllah SAS Hazretleri’nin nurundan iktibas ederler.

(Zâlike fadlullàhi yü’tîhi men yeşâ’, vallàhu vâsiun alîm.) [Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.] (Mâide: 54) buyrulmuştur.

Şu muhakkak bilinmelidir ki, maksûdun, yâni muradın ve gàyen hakîkatte ma’bûdundur. O halde insanın evvelâ içini bütün boş maksatlardan ve cemî mâsivallahtan, yâni Allah’ın rızasından gayri her hatıradan temizlemesive boşaltması gerektir. Çünkü dolu kaba, içindekini boşaltmadıkça bir şey koymak nasıl mümkün değilse, gönülleri de Hak rızasından gayri dünya emellerinden ve maksatlarından boşaltmadıkça, oraya nûr-u ilâhi giremez! Kötü huy ve ahlâktan temizlenmeyen insanda, iyi huy ve ahlâkların belirmesine imkân olamayacağı mâlûmdur.

Ve yine diyorlar ki, bir kimsenin maksudu Hak Celle va a’lâ’dan gayri olsa, İslâm-ı hakîkî mertebesine vâsıl olamaz. Yâni, kâmil ve olgun bir müslüman olamaz.

(El-mü’minü kel-bünyân) [Mü’min bir binâ gibidir.]

(El-müslimü men selimel-müslimûne min lisânihî ve yedihî) [Müslüman o kimsedir ki, bütün müslümanlar onun elinden, dilinden selâmettedir.]

(El-müslimûne kel-cesedil-vâhid) [Müslümanlar bir vücud gibidir.]

Bu mertebelere ulaşmak ancak hakîkî müslümanlıkla olur.

b. Hatm-i Hàcegân’ın Tarifi

Evvelâ 25 kere istiğfar olunur. Bu 5 veya 15 de olur. Sonra gözlerini yumar, rabıta-i şerifle beraber kalbine nazar eder. Sağdan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife, 79 Elem neşrah leke Sûresini okuduktan sonra, 1001 İhlâs-ı Şerif okunup, bu kere soldan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife ile bir de aşr-ı şerif okunarak duası yapılır.

Vukûf-u kalbîye her zaman dikkat etmek lâzımdır. Zîrâ avâmın kıraati lafızdadır. Havâssınki ise, kıraat-i elfâz ile tedebbür-ü mânâdır; yâni mânâsını düşünmektir. Havâssül-havâssınki ise, intizâr-ı feyz-i ilâhî ve hatim bitinceye kadar feyzin kalbine nüzûlünü itikad ile beraber, Zât-ı Akdes Celle ve A’lâ’ya teveccüh-ü tam ile teveccühtür.

Hatmin sonunda ruhàniyyet-i meşâyih-ı mezkûrînden teveccüh ve feyz iltimas edip, hatimde onların da ruhàniyetlerinin bulunduğunu itikad etmek, hatmin âdâbındandır.

c. Gerek Hayatta Olan ve Gerek Ahirete Göçen Meşâyihın Ziyareti Âdâbı

Evvelâ niyeti hàlis ede; şöyle ki, “O zât evliyâullahtan bir velîdir.” diye itikad eyleye. Müridlerin ziyaretinde ise, yalnız Hakk’ın rızasını kasdedip, dünyevî ve uhrevî başka bir kasd ve niyeti olmaya… Gezme veya imtihan için de bir niyeti olmaya… Kerâmet görmek gibi bir kasdı da olmaya… Zîrâ imtihan kasd edenlerin mel’unluğu beyan olunmuştur. Ve bu gibilerin netice itibarıyla helâke uğradıkları, İbn-i Hàcer-i Mekkî’nin Fetevâ hàtimesinde mezkûrdur.

Keramet ise velâyet ve efdaliyette şart değildir. Lâzım olan kuvvet-i irfâniyye ve yakîniyyedir. Bazan da meşâyih müridini imtihan için câhilâne ve bilmez görünür. Belki müridleri, şeyhlerin imtihanından hiçbir an hàlî kalmazlar, dâimâ imtihan içindedirler.

İkincisi, abdestli ve gusüllü olmak lâzımdır. Üçüncüsü, mürşidine râbıtayla bir Fâtiha, üç İhlâs ile yürümeğe başlaya… Asîlere de şefî olmasını mülâhaza eyleye. Bütün günahlardan, amellerinden ve zühd ü takvâsından bir kaç kere istiğfar ile, nefsini àsî bilip, amellerden de müflis bile… Ve bir şey bilmeyen cahil addede… Huzur-u ilâhîde imiş gibi, kendisinden bir şey demeye.

Mürşidin müridleri imtihanı için, Hazret-i Mûsâ AS ve Hazret-i Hızır AS arasında vâkî olan kıssayı hatırlaya. Yol esnasında yorgunluk ve meşakkatten ezâlanmayıp, belki Hak Celle ve A’lâ’nın fazl, in’am ve ihsânı bile… Zîrâ mürşidini kasdeden kimse, Hak Celle ve A’lâ’yı kasdeder. Sıdk u muhabbetin alâmeti ise, dostu tarafına vüsûl için gittiği yolda müteezzî olmamaktır.

Ve dahi mürşidinden feyz ve inâyet-i bâtıniyyeden başka bir şey taleb etmeye. Muamele-i zâhirede kendi ile mükâleme ve konuşma ummaya… Zîrâ ehlullah, muhabbet ettiği kimse ile zâhir muamelesi yapmazlar. Ve ziyaret ettiği kimsenin ilim ve ameline, bâtınına kemâliyle itikad edip, gördüğü hareketleri hikmet ve maslahata te’vil ede. Ve hakkında olan havâtırdan istiğfar eyleye.

Dördüncüsü; ziyaret kasdettiği zât ister hayatta ve ister ahirette olsun, hizmetine giderken feyz almak için kalbini onun kalbine, vukûf-u kalbî üzere rabt edip, hizmetine eriştikte dahi aynı minval üzere dura. Bu dört şartta diri ve ölü birdir.

Beşincisi; kapılarından her bir kapıdan geçtikçe, (Esselâmü aleyküm, tahiyyeten minnî ileyküm) deyip, Fâtiha ve İhlâs okuya.

Altıncısı; ziyaret ettiği ölü ise, arkasını kıbleye çevirip, yüzünü ölüye karşı ve ayağı ucuna yakın dura… Ayakta selâm verip, Fâtiha ve İhlâs-ı Şerif okuya ve sonra oturup aşr-ı şerif kıraat eyleye. Sonra ol velînin kalbini kendi kalbine yapıştırdığı halde, kalbinden istifâza eyleye ve kendi kalbini ölünün kalbinden bir miktar aşağıda bulundura. Vukuftan gaflet etmeye. Gàyet tazarru ve inkisâr ile istifâzaya ve kesret-i feyze ve ondan kalbine feyz vusûlüne hüsnüzan eyleye… Zîrâ feyzin vusûlüne medâr olan, vusûle itikad ve ona hüsn-ü zandır; rü’yet ve idrak değildir.

Dikkat; sonra dua eyleye. Mürşidini eğer başka ise, mezardakine şefî ve vesîle edip, mürşidine de o mezardaki velîyi şefî kılıp mürşidiyle ona tevessül eyleye. Tâ ki, ol velînin lütfu kendi ile beraber ve hakkında nazarı ziyâde ola…

Yedincisi; Fâtiha ve İhlâs veya aşr-ı şerif okuyup, (Esselâmü aleyküm tahiyyeten minnî ileyküm etevesselü biküm fî teshîl-i umûrid-dünyeviyyeti vel-uhreviyye)diye… Okuyarak girdiği gibi, yine okuyarak çıka… Münasebetsiz hallerden son derece sakına… İki tarafına bakmaya.

Ziyaret usûlünün en güzeli budur.

İHLÂS, FEYZ ALMAK İÇİN KALBİ HAZIRLAMA

İhlâs-ı mürid şol keyfiyette olmalıdır: Mürşidi Rasûlüllah SAS’in nâibi, vekili, halifesi ve zıllullah fil-àlem olduğunu bilip; mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teàlâ ve Rasûlünün de reddeylemesine; ve kabul eylerse, Allah ve Rasûlünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerektir. Bir müridi eğer şeyhi reddecek olsa, şeyhinin şeyhi dahi kabul etmeyip, ta Rasûlüllah’a kadar hiçbiri kabul etmez.

Mürşidde bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müridden ayrılmaz. Bazı müridler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmağa cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikad etmelidir. Bu itikad sayesinde, görmüş olan mürid ile feyzde müsâvi olur.

Ruhaniyyet-i mürşid hâlet-i nezi’de, yâni can verirken ve kabirdeki süâl zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskîn eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer RA’dan kaçtığı gibi.

Ruhaniyyette hicâb ve perde gibi mânî olacak şey, madde ve müddet yoktur. Ve dahi ihvanlarımızdan bazıları bu hâli müşâhade ettiklerini de beyan etmişlerdir. Bu hâl kudret-i ilâhiyyeye râcîdir. Ve kudret-i Hakk’a iman etmek gerektir ki, erkân-ı imandandır. Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu yoktur. Hemen böylece itikad lâzımdır. Hak Teàlâ mürşidlere, gıyablarında yâni hazır olmadıkları zamanda vâkî olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikad eyleye… Her ne kadar mürşid kendisine bildirmezse de, öylece itikad etmek gerektir. Şu hadîs-i kudsîde:

(Lâ yezâlül-abdü yetekarrebü ileyye bi’n-nevâfili hattâ uhibbehû, fe izâ ahbebtühû küntü sem’ahüllezî yesmeu bihî ve basarahüllezî yebsuru bihî) [Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.] buyruldu. Başka bir rivâyette; (Febî yesmeu ve bî yebsuru ve bî yebtışu ve bî yemşî ve bî yentıku) vârid oldu.

Hak Teàlâ’nın;

(Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallàhe ramâ) [Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.] (Enfal: 17) kavl-i şerifi bu mânâya işarettir. Eğer böyle itikad ederse, mürşidin feyzi şarktan garba, (doğudan batıya) kadar her tarafı doldurur. Güneşin ziyâsının her tarafı doldurduğu gibi.

Mürîd her nerede olursa olsun, feyz dalgalarına dahil olduğunu bilmesi gerektir. Çünkü feyz alabilmenin anahtarı bu inanca bağlıdır. Ve dahî ehl-i keşf olan mürid, mürşidin nurunun şark ve garbı ihâta ettiğini görür. Eğer mürid bundan noksan görürse, noksanlık ve zaaf mürşidin nisbetinde değil, onun keşfindedir. Kezâ mürşidinin uykusunun, kendisinin gece sabaha kadar ibadetinden, yemesinin ise kendi orucundan efdal olduğuna inanmalıdır. Ve mürşidinin bir nefeste terakkisi, kendisinin bütün ömründe, riyâzat ve sülûkündeki terâkkîsi kadar olduğunu kabul etmelidir.

Mürşidi kendinde olan kudret-i kudsiyye ile bir kimseye nazar etse, Cünyed-i Bağdâdî ve Bâyezid-i Bistâmî (kuddise sirruhümâ) makamına îsâl eder. Bu nazara uğrayan veya nâil olan kimse, ne kadar kötü ve fâsık dahî olsa, makàm-ı âlîye vâsıl olur, ancak bu nazarı aramak ve gözlemek lâzımdır.

(El-mü’minü yenzuru binûrillâhi) [Mü’min Allah’ın nuruyla bakar.] buyrulmuştur.

(Vallàhu alâ külli şey’in kadîr.) [Allah her şeye kàdirdir.] (Bakara: 284)

Feyzi taleb şöyle olmalıdır ki; Mevlâyı tâ içinden samimi olarak istemelidir, ve bu istek hakîkî muhabbetle olmalıdır. Öyle ki, o taleb onu, mâl, câh, mansıb, ehl ü iyâl ve bütün mâli oluğu şeylere, hattâ vücudana dahî iltifattan fânî kıla. Çünkü Allâh-ü Teàlâ, hizmetleri âli ve yüksek olan kimseleri sever. ve talebine, ameline güvenmeyip ancak allah’ın fazlına güvene, çünü ameli güzel dahî olsa, fazl-ı ilâhi ile bir olamaz. Ve kezâ, ebediyyen bir lahza ve bir an dahî Hak Teàlâ’yı talebden gàfil olmaya. Ve taleinde Hakk’ın rızasından başka bir şey istemeye ki Hak’tan uzaklaşmış olmasın. Zîrâ Hak Teàlâ hiç bir şeyde ortaklı kabul etmez.

Talebinde kat’iyyen duraklama yapmaya. Çünkü bunda tehlike vardır. Bu hususta;

(Men istevâ yevmâhü fehüve mağbûnün) buyrulmuştur. Yâni, “Bir kimsenin iki günlük ameli birbirine müsâvî olursa, yâni ikinci günkü ameli evvelki günden ziyade olmazsa, o kimse ehl-i hüsrandır, zarar ve ziyandadır.”

Yine Efendimiz SAS:

(Allàhümme innî eûzü bike minel-hûri ba’del-kûr) [Ey Allahım, ziyadelikten sonra noksanlıktan sana sığınırım!] buyurmuştur. Buradaki hûr noksan, kûr de ziyade demektir. Hakkı talebde duraklama iki sebepten hâlî olmaz: Biri, kişi bilmeden gönlünün başka şeylere teveccüh etmesidir. Biri de günah işlemesidir. Bunun için derhal tevbe ve istiğfara devam etmeli ve yanlış yolları ve günahları terk etmelidir. Çünkü günahlar terk edilmedikçe, istiğfar fayda vermez.

Ammâ (li-eclil-istifâze) kalbi hazırlama keyfiyyeti şöyle olmalıdır: Hayal ve havâssını dünya ve ahiretten ve cemi’ ahvâl-i bâtıneden, belki kendi varlğından kat’ edip cümle mâsivâyı unutur gibi ola… Ve mürşidin kalbinden feyz-i ilâhîyi talib olduğu halde, nazarını, basîretini iç gözünü kalbinin derinliğine eriştirip, kalbini mürşidin kalbine muttal ve feyzin gönlüne akışını mülâhaza kıla. Bir vechile ki, Zât-ı Mukaddes Celle Şânühû’dan hiç bir vechile gàfil olmayarak ve gâyet içi yanarak tazarrû, niyaz ve muhabbetle muntazır ola ve şöyle itikad ede ki: Kalb feth oldukta feyz-i ilâhî denizler misâli kalbe tevccüh eyledi; ve kendisini her ne kadar idrâk etmese de yine öylece itikad eyleye; çünkü idrâk vüsûle şart değildir; belki şartı istemek, hemen vüsûle inanmamaktır.

HÀTİME

Sâlikin mürşid hakkında îfâ eylemesi muktezî olan [gereken] âdâb beyanındadır:

Mâlûm ola ki, tàlibe lâzımdır ki kendi gönlünü bütün cihetlerden, işlerden, düşüncelerden boşaltıp şeyhine müteveccih kıla… Şeyhin bulunduğu yerde ondan izinsiz farz ve sünnetten başka namazlar ve zikirlerle meşgul olmaya ve onun huzurunda ondan başkasına iltifat etmeye… Başkalarının elini öpmek, hatır sormak ve buna benzer konuşma yapmak doğru değildir.

Bütün varlığıyla kendini şeyhine müteveccih kılıp otura ve öyle bir yerde oturmalıdır ki, gölgesi bile şeyhinin esvabının üzerine düşmeye…

Seccâdesinde namaz kılmaya ve seccâdesi üzerine ayak basmaya… (Vay zamâne dervişlerine vay!..) Abdest aldığı yerde abdest almaya, yâni taharethànesine girmeye… Ona mahsus olan kalem, kâğıt, bıçak, kaşık, tabak ve sâire gibi şeyleri kullanmaya…

Mürşidi yokken bile, onun olduğu tarafa ayaklarını uzatmaya ve o tarafa tükürmeye… Çünkü onun adetâ kıblesidir. (Dikkat!)

Şeyhten her ne sadır olursa, zuhur ederse –bu görünüşte hatâ bile olsa– onu doğru bile… Zîrâ mürşidin hareketleri ilhamdan neş’et eder, hatâsı da hatâ-yı ilhâmîdir. Hatâ-yı ictihâdî gibi ki, ona levm ve itiraz caiz görülmemiştir.

Vaktâ ki bu usül üzere muhabbet hasıl oldukta, sevdiğinden her ne sadır olursa, sevenin gözünde mahbub görünür ve sevilir, itiraza meydan kalmaz. Az ve ufacık bir itiraz vâkî olsa, felâket ve helâkini, mahv ve perişanlığını mûcib olur. (Ah ah, dik dik konuşmalar, bağıra bağıra şiddet ve hiddetler, ve şeyh yanına sık sık girmenin ve orada lâubâli oturmanın ne demek olduğu, bilmem acabâ anlaşılır mı?..)

Şeyhten hiçbir zaman havârık-ı âdât, keramet ve geleceğe ait şeyleri ne sormalı, ne de beklemelidir. Bazı hususlarda kendisine şüphe ârız olursa, hemen arz etmeli, fakat cevap beklememelidir. Müşkülünü hallederse, ne âlâ; o zaman susar, bir şey demezse, kendi taksîrinden bilmelidir.

Bazı mühim rüyalarını arz eder, fakat yine tâbirinde ısrar etmez. Kendine münkeşif olan tâbiri de arz eder.

Gerek sevabını ve gerek hatâsını araştırıp tecessüs etmeye ve kendi keşfine itimad etmeye, güvenmeye… Zarûret olmadıkça, izinsiz ondan ayrılmaya…

Şeyhinden başkasını onun üzerine tercih etmeye… Bu tercih ve arzu, iradelere münâfîdir, yâni yakışmaz ve doğru değildir.

Sonra kendi sesini onun sesinden daha fazla çıkarmaya… Şeyhe seslenirken yüksek sesle çağırmak edebe mugàyirdir.

Her ne gibi feyz ve fütûhâta, devlet ve saadete nâil olursa olsun, onun şeyhinin tavassutu ile olduğunu zan ve tasavvur eyleye… Eğer başka bir şeyh vasıtasıyla olduğunu vâkıada görürse, yine onu kendi şeyhinden bile…

Şeyhinin gerek işlerinde, gerek sözlerinde ve gerek hallerinde saklanması lâzım olan bir hali görse veya vâkıf olsa dahi, onu başkalarına nakil ve hikâyeden sakınmalı; bir başkası söylese, onu da duymazlıktan gelip susmalıdır. Sakın şeyhimi medhedeceğim diye veya kendisinin yakını olurum zannıyla, iftihar kasdederek kendini helâk etmeye…

Şeyhinde her gördüğünü, ben de yapayım demeye… Yalnız şeyhinin dedikleri ile meşgul ola ve izinsiz bu gibi şeyleri yapmaya… Şeyhinin emrine mutî olup, halife ve müridlerden kendi üzerine takdim ettiği kimselere de itiraz etmeyip, emirlerine itaat ede…

Efendimiz SAS Hazretleri’nin emir gösterdiği kimseye, ondan daha üstün ve âlâ olanlar itiraz etmeyip itaat ederlerdi. Bunların zâhiren her ne kadar amelleri az olsa dahi, yine ihtiram ve tâzim lâzımdır.

Ahvâl ve akvâlinden, sual ve cevaplardan uzun, derin, ince ve buna benzer sohbetler yapmaya… Zîrâ bu muameleler, müridin kalbinden şeyhinin ihtişam, vakar ve heybetini izâle eder, giderir. Bunlardan son derece sakınmak ve korunmak lâzımdır. Zîrâ feyizden mahrum kalır. Eğer şeyh tarafından haddinden fazla müsamaha ve serbestlik verilirse, bundan da son derece korkmak ve sakınmak gerektir. Şâyet ki mekr etmiş ola…

Eğer dînî veya dünyevî bir şey soracak olursa, onun hoş vaktini gözlemek ve şeyhinin haline bakıp, sözlerini dinlemeğe vaktinin müsait olup olmadığını, yemek ve istirahat vakitlerini, ders ve murakabe hallerini düşünerek, sözleri onu rahatsız etmeyecekse arz eder, sözü de uzatmaz. Yoksa hiç düşünmeden ve mülâhaza etmeden, ağzına geleni söylemekle arîz ve amîk konuşmaya…

Şeyhinin sözlerini gayet dikkatle dinleyip, işaret ve inceliklerine ehemmiyetle kulak vermeli ve icabını derhal yapmalıdır. Aksi halde fütûhattan ve feyizlerden mahrum olur. Maksad ve merâmından me’yus olup, söylediği hacetlerden nâdim ve pişman olur. Çok kere de tekdire müstehak, feyz ve derece-i muhabbetten uzak düşmesine sebep olur.

Eğer şeyhten uzakta bulunursa, hiç olmazsa ayda bir veya iki kere kendisinin iç ve dış halini mektupla bildire…

Sâlik tamâmen kendi ihtiyarını şeyhin ihtiyarında mahvedip, bütün muradlarından nehyolunduğu halde, gayret ve himmetini onun hizmetine arz ede… Her ne emrederlerse saadet bilip, onu yapmağa can ü gönülden sa’y ve gayret eyleye… Eğer iktidâ ettiği şeyh zikri münâsib görürse, onu emreder. Şeyhin sohbeti mevcud oldukta, hiçbir şart ile zikre ihtiyaç yoktur Şeyh tàlibin haline her neyi münasib görürse, onu emreder. Eğer bazı şerâit-i tarîkatta taksîr, yâni noksanlık vâkî olursa, şeyhin sohbeti onu telâfî eder ve teveccühü onun noksanını ıslah eder.

Müridin, kâmil ve mükemmil bir pîre yapışmadıkça hali müşküldür. İnâbe eylediği şeyh nâkıs olmaya… Zîrâ nâkıs olan şeyh, hevâ ve hevesle meşgul olacağından şâyân-ı ittibâ değildir. Şâyet onun yoluna ittibâ olunsa, kendisi vâsıl olmadığından mürîdi îsâl edemez. Tarîklerin arasını ve sâliklerin çeşitli istidatlarını ayıramayan şeyh, sâlikini zulmet içinde bırakır.

İmdi bir mürşid gerektir ki, devlet-i cezbe ve sülûk ile müşerref, saadet-i fenâ ve bekà ile müsteid ve seyr ilallah, seyr billâh, seyr anillâh dairelerine vusûl bulmuş ola… Tàlib bu tarzda bir mürşid-i kâmil ve mükemmile nâil olursa, vücûd-u şerifini ganimet bilip, kendini tamâmen ona şipariş ede… Ve saadetini onun rızasında, şekâvetini de onun rızasının hilâfında bilip, bilcümle kendi hevâsını onun rızasına tâbî kıla… Ve bütün varlığından geçip, cümle tâat, ibadet, ilim ve ma’rifetini yokluk deryasına ata… Gönlünü Hak Sübhànehû ve Teàlâ’nın inâyetine bağlayarak, kendine ayna edindiği şeyhinin reddini red, kabûlünü de kabul bile… Zîrâ sâlikin yolunu kapayan kendiliğidir; yâni kendisinin ilm-i cüz’îsinden geçememesi, ilm-i küllîye vusûlüne mânîdir. Diğerleri de buna kıyasla oluna…

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.