Ey Oğul Risalesi 3. Bölüm
EY OĞUL
..:: 3 ::..
Bundan sonra bilmiş ol ki, tasavvufun iyiyi kötüden ayıran iki özelliği vardır:
1 – Allahü Teâlâ’ya karşı istikamet (doğruluk) ve ihlâs,
2 – Yaratıklara karşı sulh ve sükûnla muamele.
Gerçek bir sofu, Aziz ve Celîl olan Allahü Teâlâ ile doğru olan ve insanlarla iyi geçinip onlara hum ile, afv ve yumuşaklıkla muamele eden kimsedir.
Allahü Teâlâ’ya karşı istikamet (doğruluk) nefsinin isteklerini, Allahü Teâlâ’nın emirleri karşısında feda etmektir.
İnsanlara karşı iyi huy: insanlarla münasebetlerinde onlan kendi arzusu tarafına çekmek yerine, Şeriat’a aykırı olmadıkça onların arzularını nefsine kabul ettirmektir.
ALLAH’A KULLUK
Sonra bana şunu sordun: Allahü Teâlâ’ya kulluk (ubudiyet) nasıl olur? Bu, üç şekilde olur:
1 – Şeriatın hükümlerini korumakla,
2 – Kaza ve kadere, Allahü Teâlâ’nın taksimatına rıza göstermekle,
3 – Kendi nefsinin isteklerine değil, Allahü Teâlâ’nın rızasına baş eğmekle olur.
Bir de Allah’a tevekkülü sormuştun.
Tevekkül, bu âlemdeki bütün yaratıklar bir araya gelip önlemeğe çalışsalar da, Allahü Te-âlâ’nın senin için takdir edip yazdığı her şeyin seni bulacağına, yine bütün insanlar senin için çalışıp çabalasalar da Allahü Teâlâ’nın sana nasip etmediği bir şeyin eline geçmeyeceğine kesin olarak iman etmendir.
İhlâsı da sormuştun.
İhlâs, her işi Allah rızası için yapmak, insanların seni övmesine sevinmemek, yermelerine de aldırış etmemektir.
Bilmiş ol ki, riya, halkın seni methedip olduğundan fazla büyütmesini istemenden doğar.
Halka karşı böyle bir riyadan kurtulmanın ilâcı şudur: İnsanları Allah’ın kudretine bağlanmış ve sana ne rahatlık ne de zorluk çıkarmak bakımından güçleri olmayan cansız varlıklar gibi kabul edersin.
Şayet bu gibi kimseleri kudret ve irade sahibi olarak görürsen riya da senden uzaklaşmaz.
Ey oğul!
Sorduğun öteki soruların cevaplarım eserlerimde bulabilirsin. Onlan oradan ara. Diğerlerine cevap vermek ise yasaktır. Bildiğinle amel etmelisin ki, bilmediklerin sana açıklansın.
Bundan sonra bana ancak kalb diliyle, (yazı veya sözle değil), cevaplandırabilecek meseleleri, “Eğer onlar sabretmiş olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu” (Sûre: 49, âyet: 5) âyet-i kerimesine binaen sorma.
Bu hususta Hızır aleyhisselâmın, “Ben sana ondan bahsetmedikçe, bana hiçbir şey sorma” (Sûre: 18, âyet: 70) mealindeki nasihatini kendine düstur et. Acele etme. Zamanı gelince cehalet örtüsü kalkar, her şey sana açılır, görürsün. Allahü Teâlâ’nın, “Size, âyetlerimi yakından göstereceğim. Acele etmeyiniz” (Sûre: 21, âyet: 37) âyet-i kerimesini düşün.
Zamanı gelmeden bana bir şey sorma. Şunu bilmiş ol ki, ancak yürümekle yol alırsın. Nitekim Allahü Teâlâ, “Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden evvelki kavimlerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı?” (Sûre: 30, âyet: 9) buyuruyor.
Ey oğul!
Allahü Teâlâ’ya yemin olsun, şayet bu yola girersen, her uğrak yerinde birçok acayip haller
görürsün. Nefsini feda et. Çünkü bu işin esası nefsi feda etmektir. Nitekim Zünnûn-i Mısrî18 (rahmetullahi aleyh) öğrencilerinden birisine, “Benliğinden geçebilirsen gel, yoksa sofilerin edebiyatıyla ve taşkın sözleriyle uğraşma” demiştir.
İMAM GAZALİ’NİN SEKİZ ÖĞÜDÜ
Ey oğul!
Sana sekiz nasihat edeceğim. Kıyamet gününde ilminin senden davacı olmaması için bunları kabul et. Bunların dördü yapılacak, dördü kaçınılacak şeylerdir.
YAPILMAMASI GEREKEN DÖRT ŞEY:
Birincisi: Mümkün mertebe kimse ile herhangi bir hususta münakaşa ve münazara etme. Çünkü bunda büyük zararlar vardır. Günahı faydasından büyüktür. Münakaşa; haset, riya, kibir, düşmanlık, kin, benlik (ego) ve benzeri kötü huyların kaynağıdır.
Tabiî ki, gerçeği izah etmek için herhangi bir konu hakkında konuşabilir, bir veya birkaç kişi ile münakaşa edebilirsin. Bu münakaşada gayen, gerçeğin ortaya çıkması olmalıdır. Bunun ise iki belirtisi vardır:
a – Hak ve hakikatin senin veya bir başkasının diliyle açıklanmasında hiçbir fark gözetmeyeceksin.
b – Münakaşanın toplum arasında değil de
tenhada yapılmasını sevmektir.
Dinle, burada sana bir kaide öğreteceğini: Bilmiş ol ki, herhangi bir meselenin halledilmesi için sorulan sual, kalbin hastalığını doktora anlatmak gibi bir şeydir. Bu soruya verilecek cevap da, doktorun hastalığı iyi etmeye çalışmasıdır.
Yine bilmiş ol ki, cahiller demek, kalpleri hasta olan kimseler demektir. Âlim olanlar da doktorlardır. Yarım âlim tedaviyi tam olarak yapamaz. Hakiki âlim de her hastayı değil, tedavisi mümkün olan ve branşı dahilinde olan hastayı kabul ve tedavi eder. Hastalık müzmin veya tedavisi gayr-i kabil ise, doktor bu vaziyet karşısında, “Bu hastalık ilâç kabul etmiyor, onun tedavisi ile uğraşmam!” demelidir. Çünkü böyle bir hastayla uğraşmak, zamanı boşa geçirmek demektir.
Bundan sonra bilmiş ol ki, cehalet adı altındaki hastalıklar dört bölümdür. Bunlardan ancak bir tanesinin tedavisi mümkün, diğerlerinin, değildir.
Önce tedavisi mümkün olmayanları sayayım:
Birincisi: Cehalet hastalığına yakalananlar, soru ve itirazlarını karşısındakini çekememezlikten ve kinlerinden ötürü yaparlar. Ona ne kadar .açık ve güzel cevaplar verirsen ver, onun düşmanlığı ve çekememezliği artar. En doğru olan böylelerinin sorularına cevap vermemektir.
BEYİT
“Bütün düşmanlıkları izale etmek mümkündür.
Yalnız sana hasedinden dolayı düşmanlık edeninki müstesna”.
Bu gibilere yapacağın en doğru hareket, onlardan yüz çevirmek ve hastalığı ile başbaşa bırakmaktır. Nitekim Allahü Teâlâ, “Sen bizim zikrimize arka çeviren, dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselerden yüz çevir” (Sûre: 53, âyet: 29) buyurmaktadır.
Hased eden, yaptığı ve söylediği her şeyi ile amel tarlasını ateşe verir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “Ateşin odunları yakıp tükettiği gibi, hased de iyi amelleri yer, mahveder” buyurmaktadır.
İkincisi: Bu kimselerin hastalığı ahmaklıktandır. Bunların tedavisi mümkün değildir. Nitekim İsa aleyhisselâm, “Ben ölüleri dirilttim. Fakat ahmak kimseyi tedavi etmekten âciz kaldım”, buyurmuştur.
Ahmak adam şu kimseye derler ki, aklî ve nakli ilimlerle ilgili şeyleri kısa zamanda öğreneceği ve âlim olacağı kuruntusuna kapılır ve ömrünü ilim ve amelle geçiren zatlara saldırmaya başlar. Zanneder ki, kendisi için müşkül olan, onlar için de müşküldür. Şayet bu yanlışını idrak etmezse sual ve cevaplan ahmaklıktandır. Onun için lâyık olan. sorularını cevapsız bırakmaktır.
Üçüncüsü: Gerçeği arayan bir kişidir. Büyüklerin sözlerini anlayamadığı zaman kusuru kendinde buluyor. Sorularını da faydalanmak için soruyor. Fakat ne yazık ki, kafa kalın, bu hakikatleri anlamasına asla imkân yok. Bir fayda sağlamayacağı için bu kimse ile uğraşıp vakit harcamaya değmez.
Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “Biz peygamberler insanların aklî seviyelerine göre konuşmakla emrolunduk”, buyurmuştur.
Dördüncüsü: Tedavisi mümkün olan cehalet hastalığına gelince: Bu, hakikati arayan akıllı ve anlayışlı bir kişidir. Haset, öfke, ihtiras sahibi değildir. Dünya mal ve rütbelerine körü körüne bağlı olmayıp doğru yolu aramaktadır. Soru ve itirazları, karşısındakini denemek ve hased, inad için değil; tenkit etmek için hiç değildir. İşte bu cahilin tedavisi mümkündür, bu adamın sorularını cevaplandırmak caiz ve hatta borçtur.
Terketmen gereken dört şeyin ikincisi: Nasihat etmek ve vaizlik taslamaktır.
Çünkü bu çok mahzurludur ve şiddetle kaçınmak lâzımdır. Bu işi ancak iki şartla yapabilirsin:
Birinci şartı: Söyleyeceğin nasihatları evvelâ kendin tutacaksın, ondan sonra başkalarına öğüt vereceksin. İsa aleyhisselâma bu hususta söylenen şu söze de kulak ver:
“Ey Meryem oğlu! Önce kendi nefsine nasihat et, kabul ederse o nasihati insanlara söyle, yoksa Rabbinden utan!”.
Eğer vaizlik vazifesi sana verilirse şu iki kötü huydan sakın:
– Sözlerinde, tabir ve şiirlerinde, işaret ve hareketlerinde yapmacık söz ve davranışlardan sakın. Çünkü Allahü Teâlâ yapmacık tavırlarda bulunanlara gazab eder. Haddini aşıp gayri tabii ve yapmacık konuşmak kalbi gaflete düşürür, insanın içinin harap olmasına sebep olur.
Tezkir’in mânâsı, yani nasihat vermenin anlamı:
Kulun, âhiret ateşini, Yaradan’a karşı hizmetindeki kusurlarını hatırlamasına, kendisine hiçbir fayda getirmeyecek meşguliyetlerle boşa harcadığı ömrünü hatırlamaya ve önündeki son nefeste imanını koruyup koruyamayacağına, ölüm meleği canını alırken durumunun ne olacağına, Münkir ve Nekir’in kabirde sorularına doğru dürüst cevap verip veremeyeceğine, kıyamet gününde durumunu düşünmektir. Acaba Sırat köprüsünü selâmetle geçebilecek midir, yoksa cehennemin dibine mi düşecektir? Bütün bu sualleri kalben düşünecek, kalbinin daima endişe içinde kalmasına sebep olacaktır. Cehennemin ebedi ateşinin galeyanının ve gelecek musibetlerin bütün dehşetleriyle anlatılmasına tezkir, yani nasihat vermek, va’z etmek denir.
____________
18. Zünnûn-i Mısrî: Nübyeli sofi. M. 869’da Bağdad’da öldü.
