Avarif-ül Me'arif 4. Kısım
51. BÖLÜM
MÜRİD-MÜRŞİD MÜNASEBETLERİ
Mürid, mürşidin önünde bulunmaz. Ondan önce işe ve söze başlamaz. Şeyh konuşurken ses tonuna dikkat eder.
Mürid gerek malında, gerek şahsında şahsi tercihte bulunmaz.
halinde ve hareketlerinde açıklanması gereken bir şey hisseden mürid, bunu şeyhinden sorarak çözümler.
Mürşid, müridin problemlerinin halline çalışır ve onları giderir.
Rasulullah (sav) için Cibril (as) bir vahy emini olduğu gibi, mürşid de mürid için ilham eminidir.
Mürşid konuşurken, şaibeli, parlak, nefse hoş gelen söz ve davranışlardan uzaktır.
Mürid, şeyhinin makamından daha üstün bir makam aramaz.
Şeyh için arzu edilen şey, müride daha yüksek dereceler kazandırır. Tam teslimiyetle mürid gıyabi huzur edebine nail olur.
Yüksek sesle konuşmak vakarın gitmesine sebeptir. Kalbde hürmet ve vakar olduğu zaman dil, ma la ya’niyyat ve garabetten kurtulur.
Şeyhe (büyüğe) temsil ettiği makam muktezasıyla hitab edilir.
Yabancılık nisbetinde zahire alaka artar. Şeyh yeni gelenlere önceki müridlere nisbeten daha fazla alaka gösterebilir.
Ebu Mansur el-Mağribi:
Şeyhe hizmet, ihvan ve akranla da arkadaşlık edilir.
Şeyhde görülen beğenilmedik hareket, şeyhin ilim ve hikmet yönüyle bir mazeretinin bulunduğunu bilmesi ve ona teslim olması, müridin edebindendir.
Şeyhin yanında nafile namaza durmamak da adabdandır.
Kendine gelen tecelli, mesbibe, keramet gibi şeyleri şeyhinden gizlemeli.
Kendi terbiye ve eğitimine layık olduğuna inanmadığı şeyhin sohbetine girmemesi edebdendir.
Karşılıklı sevgi ve ülfet hal ve feyz in’ikasına en büyük vesiledir.
Rüya ve halleri şeyhinden habersiz tek başına yorumlamamalı.
Her türlü hacetini arzetmek için acele etmemesi şeyhin hazır hale gelmesini beklemesi adabdandır.
Huzura varırken hususi görüşmelerde şeyhe hediye (sadaka) takdim edilir.
52. BÖLÜM
ŞEYHİN RİAYET EDECEĞİ ADAB
1-Sufiler arasından sivrilip, ortaya atılmamak, insanları celb için lütuf, merhamet, güzel konuşma gösterisinde bulunmamak.
Kalbini Hakk’a nazır tutmaksızın, O’ndan (cc) yardım istememeksizin müridlere tek bir kelime etmez. Dili kalbe, kalbi Allah’a bağlar.
Ebu’n-Necib es-Sühreverdi: Dervişler, sözü ve sohbeti algılamaya hazır bulunmadığı sürece onlarla konuşmaz.
Müridin değişen halini görüp ona göre hareket eder. Umuma karşı konuşurken konuları genel boyutlarıyla ele alır.
2-Halkla beraber bulunduktan sonra kendini tefekkür zikir ve ibadete vereceği bir halvethanesi olmalı. Celveti halvetin himayesine alır.
Fetret devrinde (beş vakit) halkı irşadı ile faydalandıran şeyh, fazilet kazanır.
3-Kendinden irşad isteyenlere güzel davranması, hürmet ve saygıya layık şeylere karşı görevini yaparak mütevazi davranması.
‘İlk defa gelmiş müride, rıfk ve mülayemetle davran, ilimle değil’.
4-Müridleri sever, hastalık ve sıhhat halinde haklarını yerine getirir.
‘Onların irade ve sadakatlerine güvenerek onları asla terketmez’.
5-nefis terbiyesinde müride yardımcı olmak, sadakatlerine güven nisbetinde ruhsat sınırlarına kadar yapılanlara müsaade eder.
6-Müridlerinden kendisine gelecek, herhangi bir menfaat ya da hizmete müridin lehine olacağına inandığı müstesna, tenezzül etmez.
7-Müridden sadır olacak kusuru şahsını hedef alarak söylemez. Umuma konuşur, ‘Kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla’ kabilinden.
8-Müridin keşf ve varidat gibi şeylerini korur, onu başkalarına anlatmaz. Müridin hal ve keşfini küçümsemez. Bunlara takılıp kalınmayacağını da izah eder.
53. BÖLÜM
SOHBET VE TESİRLERİ
Cinsiyet ve birtakım asgari müşterekler sohbete sebeptir. Sohbete yakınlık duyan kişi, muhatabı Şeriat terazisine vurmalıdır.
Sadık ve samimi bir mürid, fasidlerle birarada bulunmaktan çok, salih ve iyi kimselerle bulunmakla bozulur.
Süleyman el-Havvas’a İbrahim b. Edhem gelir. Onu karşılamayacak mısın? denildiğinde ‘İbrahim b. Edhem’i karşılamaktansa, yırtıcı arslanlarla karşılaşmayı tercih ederim. Çünkü ben onu gördüğümde ona karşı en güzel sözleri söylerim. Nefsimin en güzel hallerini ona arzederim. Bu ise fitnenin ta kendisidir’. der.
Halvette toplumdan maddi bir ayrılış, uzlette ise manevi ve şuuri bir ayrılış vardır. Halvet asıl ve daimi, ihtilat ise geçici ve arızidir.
Ehli ile sohbet batıni gözleri açar, eşyanın hakikatına erdirir.
Arkadaşının işini önemseme samimi dostluğu gösterir.
Kaynaşan ve kaynaşılan insan Allah’a sevimli ve yakındır.
Uzleti tercih ülfet etme ve edilme özelliğini gidermez.
Bizim anlattığımız dostluk hemcinse karşı duyulan temayülden gelen ülfet ve ünsiyet değil, Allah için Allah’la ve Allah’dan olanıdır.
Allah için sevenler imanın tadına ererler.
Allah’la sohbet edenlerle sohbet insanı, sohbet-i ilahi’ye götürür.
54. BÖLÜM
SOHBET VE KARDEŞLİĞİN SORUMLULUKLARI
Takva ve hayırda yardımlaşmana
Arkadaşına af dileme, dua etme, birliktelik için bereket niyazı.
Allah için birbirini sevenler ve O’nun (cc) için ayrılanlar Arş-ı Ala’da gölgelenecekler.
‘Biri, diğerini dünyevi menfaat sebebiyle terk eden, Allah yolunda kardeş olamaz’. (Cüneyd el-Bağdadi)
Kardeş incitilmez, aşırı şaka yapılmaz, yerine getirilemeyecek söz verilmez.
Bir ayrılık vuku bulsa da arkadaşı iyilikle anmak.
Mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek.
Sadır olacak nefi bir harekete doğrudan kınamada bulunmaz, yanlışı gidermede en iyi yolu tercih eder.
Kişi, dostunun dini üzeredir.
55. BÖLÜM
SOHBET VE KARDEŞLİĞİN ADABI
1-Kardeşinin hatasını görmezlikten gelmek.
Nasihat uluorta herkesin ortasında yapılmaz.
2-Kardeşlerine hizmet etmek, sıkıntılarına katlanmak.
3-Elindeki mal ve mülkü kendine ait görmemek.
4-Fazilet ve üstünlüğünü bildiği kişiye değer vermek.
5-Gereksiz dünya işleriyle fazla ilgilenen kimselerin sohbetinden uzak durmak.
6-Kardeşinin işine, kendi işinden daha çok önem vermek.
7-Yumuşak muamele etmek.
8-Söylediklerini, dikkatlice söylemek
9-Kardeşliğin devamı için bütün gücünü kullanmak.
10-Küçüklere şefkat ve sevgi ile muamele etmek.
11-Bir yere çağırıldığında, ‘Nereye?’, ‘Niçin?’ gibi sorular sormamak.
12-Kardeşlerine yük olmama.
13-Açık ve samimi davranmak, mudarat etmek, müdahane etmemek.
14-Beraberlikte inkıbaz ve inbisat arası orta yolu tercih etmek.
15-Ayıp ve kusurlarını örtmek.
16-Kardeşinin ayıpları için istiğfarda bulunmak.
17-Kardeşlerini kendisiyle mudarat etmeye mecbur bırakmamak.
*Bütün kötülükler nefisten, onun tezkiye edilmeyişinden kaynaklanır.
56. BÖLÜM
KENDİLERİNİ TANIMA KONUSUNDA SUFİLERİN GÖRÜŞLERİ
Akıl ve nakil sahipleri ruh konusunda ihtilafa düştükleri kadar hiç bir konuda ihtilaf etmediler.
Sadıkların bu konudaki konuşmalarını Allah’ın(cc) Kelamı ve ayetlerinin tevili olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Ruh konusunda konuşulanların bir kısmı ruhun Kıdemine, diğer bir kısmı da hududuna kildir.
Akıl, ruhla bir varlık ve kişilik kazanır. Onunla eşya üzerine hüccet getirebilir. Eğer ruh olmasaydı akıl dumura uğrar, hiçbir şeyin leh ve aleyhinde bir delil getiremezdi. Ancak o, yaratıkların en latifi, cevherlerin safi ve parlağıdır. Gayblar onunla sezilebilir. Hakikat ehlinin keşfi onunladır. Ruh bilinmesi güç, hatta imkansız gibi şeyleri bilebilir.
Ruhlara göre dünya ve ahiret arasında fark yoktur.
Ruhlar, berzahta dolaşan, dünya ahvali ve melekleri gören, insanların durumları ile ilgili semada yapılan konuşmaları duyan ruhlar, Arşın altındaki ruhlar, cennetlerde uçan ruhları, dilediği ve gücü yettiği kadar, hayatı boyunca, Allah’a doğru koşan ruhlar vardır.
İnsanlardan biri ölüp de ruhlar alemine gelince tanıdıkları ile konuşur ve haber sorarlar.
Ruh, bedende bir araç, sıfat ve vasıf değil, cevher, zat ve ayndır.
Ruh ilimle gıdalanır.
Ruh, yeşil ve taze çubuğun içinde bulunan su gibi, kesif bedenle iç içe girmiş, latif bir cisimdir. (Cüveyni)
Bazı kelamcılar, ruhun araz olduğu fikrini tercih etmiştir.
Ruhun, bedenden ayrılırken, ondan bütünüyle ayrılması mümkün değildir.
Beden ruhtan ayrılırken ölümü hissettiği gibi, ruh da cesetten ayrılırken ölümü hisseder.
Ulvi ve semavi olan ruh-u insani, emir aleminden, beşeri olan ruh-u hayvani de halk alemindendir.
Aklın yeri dimağ, diyen de, kalp diyen de olmuştur.
Nefsin şekillenmesi, ruh-u insaninin Ruh-u hayvani üzerinde galebesi ve böylece hayvani ruhun diğer hayvanlardaki ruh-u hayvani cinsinden ayrılmasıdır.
Ruh, kendisi ile hayata ve canlılığa kavuşulan güzel bir bahar rüzgarı, nefis, şehvetlerin ve kötülüklerin kendisinden kaynaklandığı sıcak ve kavurucu bir rüzgar.
Kötü fiil ve ahlaklar hüsn-ü riyazetle giderilebilir veya değiştirilebilir.
Aç gözlülük ve ihtirastan tama’ ve hırs meydana gelir.
Bir kul, yaratılışında mevcud olan hayvani insiyakları ilim ve adl ile eğitip yönlendirmedikçe insanlık derecesine erişemez
Kalp sekine ile dolduğu zaman nefse itminan verir. Çünkü sekine imanı artıran bir haldir.
Nefis cibilli vasıflardan sıyrıldığı ve tabi hareketlerinden kurtulduğu zaman, itminan makamına yönelmeye başlar.
Nefis tabii halinde, pişmanlık duymaksızın ve kendine kıymaksızın durusa ilim ve marifetin nuru onu etkilemez.
Sufiler, “Sır, müşahede mahalli, kalp, kalp de marifet mahallidir.” demişlerdir.
Bir kısmı sırrın, ruhtan aşağıda olduğuna işaret etmiş, diğer bir kısmı da ruhtan daha latif ve üstün olduğu fikrini benimsemiştir.
Akıl, ruhun dili ve tercümanıdır.
Amellere eşit ve aynı olsa da akıllar farklı değer arzeder.
Akıl nazari ilimlerden değildir.
Akıl, ilimlerin hepsi değilse de, zaruri ilimlerden biridir.
Akıl, kendisi ile ilimlerin idrak edilebildiği bir sıfattır.
Aklın nuru, ruhtan feyz alır ilimler de aklın nuru ile öğretilebilir.
Akıl, akl-ı meaş ve akl-ı mead olarak iki kısımdır.
Akla, cehalete mani olduğu için mani, engel anlamında akıl adı verilmiştir.
Basiret aklın içine aldığı bütün ilimleri kuşatır.
Aklı şeriat nuru ile aydınlanan ve basiretle takviye edilen kimse, basiret erbabının ve yalnızca mücerret akla dayanmayan akıl sahiplerinin mükaşefesine mahsus olan ve kainatın batınını ifade eden melekut alemini kavrayabilir.
57. BÖLÜM
KALBE GELEN HAVATIRIN BİLİNMESİ
Meleğin ve şeytanın insanın üzerinde yönlendiren etkisi vardır.
Havatırı tefrike aid arzı ve istek, müridin himmeti. talebi, iradesi ve Cenab-ı Hakk’ın takdir ve ettiği nasib kadardır.
Havatır Allah (cc)’ın kuluna gönderdiği elçilerdir.
Kalp lekelendiği zaman şeytan onu arzu ederek ona doğru yaklaşır.
Kalbin saffeti, zikir ve murakebe ile muhafaza altına alınmıştır. Zikrin kendine ait bir nuru vardır.
Zikrin kapısı takva ile açılır. Kul organlarını ilahi yasaklardan korumadıkça takvaya eremez.
Takva önce yasaklardan, sonra da lüzümsuz meşgalelerden alıkor, hatta nefsin vesveselerinden bile alıkor.
Nefsin söyledikleri genel olarak telakki edilmeli.
Nefsin hak ve hazları ancak üzere iki ihtiyacı vardır.
Nefis, vesvese ile eşyayı gerçeğe ve hakikate aykırı bir şekilde, sahibine ters yüz ederek göstermeye böylece kişiyi eğri tarafa çekmeye çalışır.
İnsanların bir kısmına havatırın yönü konusunda, haz tarafını bırakarak hak tarafını yapması dışında başkası caiz değildir.
Havatır hakkında şüpheye düşen insanlardan bir kısmı da Allah (cc)’tan kendilerine verilen güçlü ilmin tesiriyle, haz tarafına meyleden havatırı ve onun gereğini yapma yoluna gider.
Uruç eden kişi, bu halini muhafaza ederek normal durumuna iner. Fakat hali aynı şekilde devam etmez. İnişi ile birlikte nefsin istek ve ihtiyaçları menziline tekrar girer.
Bütün fiiller, kendilerinden önce bulunan havatırdan doğar.
Yediği içtiği haram olan kimse ilham ile vesveseyi birbirinden ayırdedemez.
Havatır konusunda şüpheye sevkeden sebepler:
1- Yakin zayıflığı
2- Nefsin sıfatlarını tanımadaki ilim azlığı
3- Heva ve hevese uyma
4- Dünya, makam, mevki ve hubb-u cah sevgisi.
Cüneyd:
“Hakk’tan gelen havatırın birincisi diğerinden daha kuvvetlidir.”
Allah’ın hatırı bazen meleklerden bazen de nefisten gelir.
