Makâmât-ı Mazhariyye 5. Bölüm
ONSEKiZiNCi BÖLÜM
Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin sevenlerinden ba’zılarınayazdığı mektûbları:
Birinci Mektûb: Efendim! Fakîrden birkaç def’a haseb ve nesebimi yazmamı istemişdiniz. Zarûrî bir şey olmadığı için, üzerinde durmuyordum. Fekatşimdi müsâmahânızın çokluğundan haseb ve nesebim hakkında kısacayazıyorum. Biliyorsunuz, hakîkatde, bu fakîrin varlığının sermâyesi, başlangıçda bir damla ve sonunda bir avuç toprakdır. Bu âcizin nesebi; Muhammed bin Hanefiyyenin vâsıtasıyla Alî Mürtezâya “aleyhittehiyyeve’ssena’ ” ulaşır. Fakîrin dedelerinden biri olan Emîr Kemâleddîn,yaklaşık hicrî sekizyüz yılında Tâifden, Türkistâna geldi. O bölgenin hâkimlerinden olan Serdâr Aluskaşkalanın kızı ile evlendi. Serdârın oğlu olmadığı için o bölgenin hâkimiyyeti Kemâleddînin çocuklarına geçdi.Hümâyûn Sultân Hindistânı sûr efganlılarının elinden kurtarınca, o hânedândan soyları üç vâsıta ile Emîr Kemâleddîne ulaşan Mahbûbhân ileBabahân adındaki iki kardeşi berâberinde getirdi. Bu iki kardeşin ahvâli Tevârihi Ekberî adındaki kitâbda yazılıdır. Bu büyüklerin anne tarafından nesebi Emîr Sâhibkıranın [Timûrun] hânedânına ulaşır. Fakîrin nesebi dört vâsıta ile Babahâna ulaşır. Babam, Ekber Sultân zemânında isyânın müsebbîbi olan adı geçen hânın suçu sebebiyle tenzîli rütbeye girifdâr oldu. Bir ömrü Sultân Evrengzibe hizmetle geçirip, sonunda dünyâyı terketme ni’meti ile şereflendi. Kâdirîyye tarîkatı halîfelerinden birbüyükden istifâde edip, hicrî binyüzotuzda vefât etdi. Fakîr, hicrî 1113 de doğdum. Onaltı yaşında yetîm oldum. Yirmi yaşında iken himmet kemerini bağlayıp, dünyâdan elimi çekdim. Başımı fakryoluna koydum. Babam hayâtda iken, o devrde okunan ilmleri okudum.Hadîs kitâblarını Şeyhülmuhaddisîn Şeyh Abdüllah bin Sâlim Mekkînintalebesi Muhammed Efdâl Siyâlkûtîden okudum. Kur’ânı kerîmi Şeyhülkurrâ Şeyh Abdülhâlıkın talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevîden okudum.Hırka ile birlikde Nakşibendiyye tarîkatının zikrini ve icâzeti mutlakâyı ikivâsıta ile Kayyûmi Rabbânî Müceddidi elfi sânîye “radıyallahü anh” ulaşan Seyyid Nûr Muhammed Bedevânîden “radıyallahü anh” aldım. Fekatbir ömrü onun huzûrunda geçirdim. Onun vefâtından sonra bu tarîkatemensûb müteaddîd şeyhlerden istifâde etdim. Nihâyet ŞeyhüşşüyûhMuhammed Âbid Senamînin “radıyallahü anh” feyzli dergâhına gitdim. Birmüddet onun huzûrunda yetişip, Kâdirîyye, Sühreverdiyye ve Çeştîyye tarîkatlarından hırka ile icâzet aldım. Bugün ya’nî hicrî 1185 târîhine kadar büyüklerin tasdîkiyle otuz seneden beri Hak tâliblerini terbiye ilemeşgûl olmakdayım. Allahü teâlâ Habîbinin “sallallahü aleyhi ve sellem” bereketiyle bu fakîre hayrlı âkıbet nasîb eylesin!
ikinci Mektûb:
Tarîkai Ahmediyyenin mensûblarına yapılan bir i’tirâzı gidermekhakkındadır. Bu yolda bulunanların hâllerinin, yüksek makâmların bulunduğuna dâir sözlerine uygun olduğunu bildirmekdedir. Kıymetli efendim! iki şübhe yazmışsınız. Biri, Serhend büyüklerininhalîfeleri yüksek makâmlar da’vâsında bulunmakdadırlar. Hâlbuki önceki evliyâda böyle şeyler meydâna gelmemişdir. Diğeri ise: Onlar mürîdlerine yüksek müjdeler veriyorlar. Hâlbuki durumları o yüksek müjdelere delâlet etmemekdedir. O dervîşlerin öncekibüyüklerle müsâvî hattâ onlardan üstün oldukları lâzım gelir. Bu isedoğru değildir, denilmekdedir. Birinci şübhenin cevâbı: Biliniz ki, önceki büyükler de, fenâ mertebesine ermekle berâber, yüksek kemâlât da’vâsında bulunmuşlar. Tesavvuf ehlinin kitâbları böyle sözlerle doludur. Hülâsâ bu tâifeden bir cemâ’atböyle şeyleri izhâr etmekle, açıklamakla me’mûrdur. Onlardan bir topluluk sekr hâlinin gâlib gelmesi sebebiyle ma’zûrdurlar. O hâlde onlar hakkında bu her iki ihtimâlden biri câiz görülebilir. Peygamberlikden başkahiçbir kemâl asâleten son bulmadı. Allahü teâlâ hakkında cimrilik mümkün değildir. O hâlde bu büyükler hakkında hüsni zanda bulunmaya nema’nî vardır. Netîcede onlar sâlih müslimânlardır. Kemâl eserlerinin zuhûrundan murâd, eğer kerâmetin fevkinde olan istikâmet ise, bu ma’nâbu yolun açık ve kuvvetli delîllerinden olur. Za’îf delîllere i’tibâr yokdur.Eğer maksâd avâmın i’tibâr etdiği hârikul’âde hâller ve mükâşefelerise, bunlar tesavvuf ehlinin sözbirliği ile evliyâlığın şartlarından olmazsaolmazlarından değildir. Bütün ümmetin en üstünleri olan Sahâbei kirâmdan böyle şeylerin çok az meydâna geldiği ma’lûmdur. Bu yolun mücâhede ve riyâzetleri, Sahâbei kirâm ve tâbi’îni i’zâmda olduğu gibi, kitâbve sünnete uymak olunca, bu yolda bulunanların zevkleri ve mevâcidleri de bu cemâ’atin zevklerine benzemekdedir. Âyeti kerîmede meâlen:“Mümterînden [şübheye düşenlerden] olma” [En’âm sûresi: 114.cüâyeti] buyurulmakdadır. ikinci şübhenin cevâbı: Kemâl sâhiblerinin bâtınî durumlarını anlamak kolay bir iş değildir. Bilhâssa bu yolun nasıl olduğu bilinemeyen nisbetini herkes anlayamaz. Fekat doğru firâset sâhiblerine gizli değildir. Tâ’atve riyâzetin çokluğu, zevk, şevk, tecerrüd ve ınkitâın ifrâtı demek olan zâhirî sebeblerde ihlâs ve riyâ sâhibleri, hak ve bâtıl ehli ortakdır. Ba’zan günâhların meydâna gelmesinden ma’sûmlardan başkası mahfûz değildir.Gerçek şu ki: Nübüvvet zemânından uzaklaşıldığı ve kıyâmet yaklaşdığı için, zâhir ve bâtın işlerinde tam bir za’îflik meydâna gelmişdir. Fekat bu müjdeler aslsız değildir. Bu büyüklerin müjdeden maksadları, mürîdino makâmdan bir pay aldığını bildirmekdir. Yoksa meşhûr evliyâ gibi o makâmdaki kuvvete ve yükseğe erişdiklerini bildirmek değildir ki, bundan obüyüklerle müsâvî oldukları anlaşılsın. Fekat kâbiliyyetli bir kimse, bir ömrboyunca bu işe ciddiyetle ve gayretle sarılırsa, o büyüklerin kavuşduğuni’mete kavuşmuş olması imkânsız değildir. Beyt: Rûhu’lkudüsün feyzi yine imdâd ediyor, Başkaları da Mesîhin yapdığını yapıyor. Biliniz ki, bu büyüklerin nisbeti in’ikâsîdir. Tıpki güneşin ışığının aynada yansıması gibidir. Mürşidin nûrlarının mürîdin kalb aynasına gelmesi in’ikâsın (yansımanın) hakîkate dönüşmesi, mürîdin kemâle ermesi veerdirebilme mertebesine ulaşması için bir fırsat lâzımdır. O hâlde ba’zanmakâmın aksi mürîdin bâtın aynasına düşer. Fekat henüz o makâm tahakkuk etmemiş, gerçekden o makâma kavuşmamışdır. O makâm sâdece kalb aynasına aks etmişdir. Mürşid keşfi dakîkve nazarı tahkîk ile sâdece mürîde o makâmı müjdeler. Ayrılıkdan, aksin kaybolmasından sonra aynı hizâda olma ve aksleşme şartıyla zuhûretmiş olan o nisbet örtülü kalır. Sonra eserleri zuhûr etmez. Bu hatâlar buzemânda çok revâç bulmuş olup, pîrler arasında nisbeti keşfîye kavuşan azdır. Mürîdlerin makâm müjdesini isteme ve irşâd icâzetini alma husûsundaki himmetleri za’îf olduğu için, bir tahammülsüzlük içindedirler.
Üçüncü Mektûb:
Nisbet lafzının tesavvuf ehlinin ıstılâhında ne ma’nâya geldiğinisormuşsunuz. Nisbet, arabîde iki taraf arasındaki alâka demekdir. Tesavvuf ehlinin ıstılâhında ise, Allahü teâlâ ile yaratdıkları arasındaki alâkadır.Kelâm âlimleri buna sâniiyyet, yaratıcılık ve masnûiyyet, yaratılmışlıkdemekdedirler. Gilâlin (testi yapanın) testiye nisbeti de böyledir. Kitâbınve sünnetin zâhirinden böyle anlaşılıyor. Sofiyye eğer vahdeti vücûd ehli ise, bu nisbete vahdetde kesret diyorlar. Suyun dalgalar ve kabarcıklar sûretinde zuhûr etmesi gibi. Vahdeti vücûd ehli bu kesret i’tibârîdir.Mevcûd vahdeti hakîkî, mutlak su değildir, derler. Vahdetde kesretta’bîrinin hulâsâsı, mahlûkun Hak ile aynı olduğunu savunmakdır. Buma’nâyı çeşidli te’vîller ve misâllerle meşrû’ ve ma’kûl göstermeye çalışıyorlar. Eğer ehli tesavvuf şühûdiyyeden ise nisbeti, aslın zılla nisbetidir derler. Güneşden yayılan ışıkların güneşe nisbeti gibi. Zıl burada tecellî ma’nâsındadır. Ya’nî bir şeyin ikinci derecede zuhûrudur. Bu zıllî kesret de güneşin vahdeti hakîkîsinin mahalli olamaz. Nisbetin birinci ta’rîfi ile ikinci ta’rîfi arasındaki fark şudur: Her ne kadar zıllın kendi aslındanbaşka ayrı bir hakîkatı olmayıp, o asl ikinci mertebede zuhûr etmiş, kendini zıl olarak ortaya çıkarmış olsa da. Ancak birinin, diğerinin aynı olduğunu söylemek burada doğru olmaz. Deniz ve dalgalar için böyle söyle doğru olur. O hâlde şuhûdiyye denen tesavvuf ehli, tevhîd akîdesine bir zarargelmemesi için, bu nisbet ta’bîri ile bir bakıma asl ile zıllın birbirinden ayrı olduğunu söylemekdedirler. Böyle olduğu Kitâb ve sünnetden kolayca çıkarılabilir. Nisbetin asl ile zıllın aynı olduğu ma’nâsının îzâhını vahi vücûd ehli sofiyyenin kitâblarından öğrenmek lâzımdır. Vahdeti vücûd ehline göre nisbetin îzâhı ise şöyledir: Bu büyüklere göre mümkinâtın hakîkatleri ilmi ilâhîde ademlerden (yokluklardan) vevarlıklardan ibâretdir. Şöyle ki, ademler izâfîdir. Ya’nî ademülilm (ilminyokluğu), cehl ile kudretin yokluğu acz ile ifâde edilmesi gibi bu ademler izâfî olup, birbirinden farklı ma’nâlardadırlar. Bunlar ilmi ilâhîde mevcûddurlar. Ademlerin mukâbili olan sıfatı hakîkiyyenin görüntüleri olmuşlar. O sıfatların nûrları bu görüntülere aks etmiş, bu karışım teayyünâtıâlemin aslı olmuşdur. Şühûdiyye ehline göre a’yânı sâbite ilmi ilâhîdeizâfî ademlerden ve sıfâtı hakîkiyyenin zıllerinden mürekkebdir. Hâricî hakîkînin zıllı olan hâricî zıllînin aynasında hâricî eserlerin aslı olmuşdur. Ohâlde a’yânı hâriciyye (hâricî varlıklar) şühûd ehline göre zıllî olarakvardırlar. Hakîkî varlıkla değil, hâricî zıllîde var olurlar. Hakîkî varlığın tahakkuk etdiği hâricî hakîkîde değildir. Âlemde varlık zıl ve aks olarak nevarsa hepsi Allahü teâlâdandır. O hâlde Allahü teâlâdan başka hakîkî varlık yokdur. işte tevhîd inancı budur. Adem, şerrin ve noksanlığın kaynağı, varlık hayr ve kemâlin aslı, âlemde yokluk ve varlıkdan mürekkeb, hattâ adem onun aslı varlık ise ondaemânet olunca, ister istemez âlem güzellik ve çirkinliğin mecmûn olacakdır. Ancak güzellikler varlıkdan, çirkinlikler ise âlemin adem tarafındanmeydâna gelmekdedir. Buna göre sâlik, kuvvetli istî’dâdı cezbei ilâhînin zıllı olan meşâyıhın cezbi ile seyri ilmî ile imkân derekesinden vücûbderecesine doğru, hadîsi şerîfde bildirildiği üzere Hâlık ile mahlûk arasında bulunan zulmânî ve nûrânî perdeleri geçer. Hakîkat güneşinin nûrlarının sâlikin aynasında zuhûr etmesine mâni’ olan bu perdelerin kalkmasıyla zâhir ile mazhar arasında meydâna gelen nisbeti muhâzâtın bereketleri tam olarak görünür. Bu nûrlar o aynayı görünmez hâle getirir. Buhâle nisbeti fenâî derler. Fenâdan sonra Allahü teâlânın ihsân etdiği varlığın her makâma uygun hâle getirilmesi gerekir. Fenâdan sonra sâlikinbeşerî varlığını ayakda tutup, şerî’at ahkâmını yerine getirebilmesi için,Allahü teâlânın ihsân etdiği varlığın her makâma uygun hâle getirilmesigerekir. Buna nisbeti bekaî derler. Sâlik zulmânî ve nûrânî perdeleri temâmen yırtar, tecelliyâtı sıfat ve şüyûnâtı geçer, sırf tecellii zât ile müşerref olursa, Nebîlerin ulaşdığı mertebeye ulaşır. Kötülüğün meydâna gelmesi ihtimâli bulunmaması demek olan ismet mertebesine kavuşur. imkân derekesinden vücûd derecesine doğru kat’etdiği mesâfeye göre, sırfşer olan ademden ileriye geçer. Allahü teâlâya dahâ yakın olur. Adem zulmetleri varlık nûrlarının kaplamasıyla yok olunca, dahâ çok hayr kaynağı olur. Fekat ba’zan şerrin meydâna gelmesi ihtimâli ile velî ve nâibi nebî olur. insanları ıslâh ve terbiye eder. “Enbiyâ ma’sûm, evliyâ mahfûzdur” sözünün ma’nâsı budur. Şühûdiyye ehlinin ıstılâhındaki nisbetin zuhûrunun ma’nâsı kısacasofiyyei müceddidiyye meşrebine göre böyledir.
Dördüncü Mektûb:
ilmi huzûrî ile ilmi husûlî hakkındadır. Efendim! Huzûrun devâmlılığına sebeb olan fenânın hâsıl olmasından sonra, ba’zan Allahü teâlâdan gaflet hâsıl oluyor. Bunun sebebi nedir diye soruyorsunuz. Biliniz ki, bu şübhe, karışdırma sebebiyledir. Şöyle ki: Huzûr, ilmihudûrî ve husûlî olmak üzere iki kısmdır. Hudûrî, bu ilme sâhib olanın kendisinden ayrılmayan özellik veyâ kendisidir. Kişinin kendisini ve kendisinde meydâna gelen şeyleri bilmesi böyledir. ilmi husûlî, bilinen şeylerinakl ve duyu organları vâsıtasıyla zihnde şekllenmesidir. Seyri ilmî ile imkân derekesinden vücûb derecesine yükselen sâlikin bu ilmi, ilmi hudûrî kabîlindendir. Husûlî değildir. Ârifin ilmi hudûrîsi dâimâ Allahü teâlâya tealluk eder. Sofiyyeye göre eşyânın varlığı zıllîdir. Hakîkî değildir. Ya’nîgörünen bu kesret, vücûdu hakîkînin zılleridir. Hâricde o tek varlıkdan başkası yokdur. Çokluk, vücûdun şüyûnâtının çokluğundandır. Zıl kendininzıl olduğundan haberdâr olmadığı müddetce varlığı yalnız kendine mahsûs zanneder. Sâlik ben derken o vehmî varlığa işâret eder. Sâlik, tesavvuf ehlinin ıstılâhı olan katı mesâfe denilen ve hadîsi şerîfde bildirilen Hâlık ile mahlûk arasındaki zulmânî ve nûrânî perdeleri geçip, kendi aslınakavuşunca, kendini o aslın zıllından başka bir şey görmez. Kendi varlığını ve ona bağlı olan şeyleri Allahü teâlâdan emânet olarak bilir. Zıllın kendi başına bir hakîkatı olmadığını hattâ o aslın ikinci mertebede zıl sûretinde zuhûr etdiğini idrâk eder. O zemân kendisine ben derken o benin zıldeğil, asl olduğunu anlar. Ondan sonra ene (ben) diyenin ilmi hudûrîsi asla bağlanır. Artık ben deyince, önceki asl kasd edilir. Sonra da asla tâbi’olarak ikinci derecede zıl kasd edilir. Bu durum devâmlı olunca buna deı huzûr denir. Fenâ gerçekleşdikden sonra, bu huzûr artık kaybolmaz.Eğer ba’zan bu hâlde gevşeklik görülürse bu ilmi huzûrîye sâhib olanınilminde meydâna gelir. ilmi huzûrînin kendisinde değil. insanlarının işlerinin yürümesi his organlarına bağlı olduğu için,his organları devâm etdiği müddetce ârifin ilmi husûlîsi avâmınki gibidir.Bu ilm, Allahü teâlâya ulaşamaz. Çünki his organları o yüce makâma erişemez. Bu şübhelerin kaynağı şudur: Âlimin ilmini unutması, ilmi hudûrîde za’îflik zannedilip, devâmlı huzûr hâli yokdur denmesinden dolayıdır. Hazreti Ömer Fârûk “radıyallahü anh” Nemâz kılarken orduyu techîz ediyorum” buyurmuşdur. Bununla her iki ilme işâret etmişdir. Çünkiordunun techîzi, ilmi husûlî ile ilgili nemâzdaki huzûr, ilmi huzûrî kâbilindendir. Hazreti Ömerin “radıyallahü anh” nemâzını huzûr hâlinden uzakolarak kılmayacağı ve cihâda âid tedbîrinin sebeblerinin düşüncesi meydâna gelmeyeceği açıkdır. O hâlde her iki ilm, biraraya gelmedikce, heriki işin aynı anda meydâna gelmesi mümkin değildir. Yoksa ikinci halîfenin “radıyallahü anh” sözünün ma’nâsı olması, mümkin değildir. Buma’nâyı iyi anla.
Beşinci Mektûb:
Hazreti Müceddidin “kuddise sirruh” sözleri hakkındaki şübhelere cevâb vermekdedir. Mes’ûd ve bahtiyâr kardeşim! Aklsızların zannınca Müceddidi elfi sânînin “radıyallahü anh” kıymetli sözleri hakkında vârid olan şübhelerin cevâblarını soruyorsunuz. Bu konuyu inceledim. Biliniz ki, bu i’tirâzlar ya cehâlet, yâhud da hased sebebiyledir. Bu inkâr âdeti, taassûb ehlinin eskiden beri âdetidir. ŞeyhülEkberi “radıyallahü anh” ve diğerbüyükleri senelerce yazılarıyla tekfîr etmişlerdir. Hazreti Müceddid mektûblarında bütün bu şübhelerin cevâblarını yazarak onların müdâhelelerini gidermişdir. imâmı Rabbânî hazretlerinin torunlarından hazreti ŞâhYahyâ bu husûsda geniş bir kitâb yazmışdır. Hazreti Mevlevî Ferrûh Şâh“radıyallahü anh” (Keşf’ülgıtâ an vechilhatâ) adlı muhtasar bir kitâbyazmışdır. Yine imâmı Rabbânî hazretlerinin sevenlerinden MevlânâMuhammed Türkî, Şeyh Kürdînin talebesi Muhammed Berzencînin kitâbına geniş süâl ve cevâbları ihtivâ eden (Atıyyetülvehhâb elfâsıla beyhatâ vessevâb) adında bir kitâb yazmış ve bunu arab diyârındakidört mezhebin âlimlerinin mührleriyle tasdîk ve tescîl etdirmişdir. Onların hasedlerinin sebebi, imâmı Rabbânî hazretlerinden bilinmeyen ma’rifetlerin zuhûr etmesidir. Bu bilgiler birinci ve ikinci asrda hertarafa yayılmış, hayrla yâd edilen ilk üç asrdan sonra unutulmuşdur.Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” temiz tînetinin bakiyyesi olan,imâmı Rabbânî hazretlerinin temiz tînetiyle tekrâr ortaya çıkmışdır. insâf şunu gerekdirir ki, önce bu sözleri söyleyenin şânına, hâline baksınlar. Eğer kitâb ve sünnete uyuyorsa ve işlerinin ve sözlerinin ekserîsi şerî’at terâzîsiyle tartılmış ise, o zemân onun sözlerinin şübhe etdikleriyerlerini açık olan yerlerine göre te’vîl etsinler. Yâhud da zâhirî ve bâtınî ilmleri bilen bir âlime sorsunlar. Böylece işin esâsını anlayıp, onuma’zûr görsünler. Çünki tesavvuf ehli için pekçok mâzeretler vardır.Ba’zan hâl galebe çaldığında, söyledikleri sözler maksadlarını ifâde etmeye yetmiyor. Ba’zan vehm ve hayâl karışması sebebiyle keşfle elde edilen bilgilerde hatâ meydâna geliyor. Onlar bu hatâda ictihâddaki hatâlarda olduğu gibi ma’zûrdurlar. Ba’zan da onların ıstılâhlarına, kasd etdikleri ma’nâlara vâkıf olunamadığından da, onların sözleri hakkında şübhemeydâna geliyor. işte bütün bu sebeblerden dolayı o büyüklerin sözlerine i’tirâzı terk etmek lâzımdır. Bilhâssa hazreti Müceddidin sözlerinei’tirâz temâmen fuzûlî ve lüzûmsuzdur. Çünki onun tarîkatı, sünneti seniyyeye ittibâ üzerine kurulmuşdur. Onun eserleri sünnete ittibâyı bildiren nasîhatlarla doludur. Ehli tesavvufu inkâr etme fitnesinin sebebi, en çok tevhîdi vücûdîyi inkâr etmek ve tevhîdi şühûdîyi isbât etmekden kaynaklanmakdadır. Çünki dörtyüz seneden beri, ya’nî hazreti Şeyh ibni Arabîden “radıyallahü anh” imâmı Rabbânî “radıyallahü anh” hazretlerine kadar insanlar, devâmlı vahdeti vücûd mes’elesini işitmişler ve bu husûsda düşüne gelmişlerdir. imâmı Rabbânî hazretlerinin tevhîdi vücûdîye i’tirâzı, zâhir ülemâsının i’tirâzı gibi değildir. Bilâkis tevhîdi vücûd ehlinin söylediği makâmı kabûl ediyor. Şu kadar var ki, asl maksadın bu makâmın üstünde olduğunu söylemişdir. Hâricî hakîkîde mevcûd olan vücûdi hakîkînin vahdetini bozmayacak tarzda Hâlık ile mahlûkun birbirinden başka olduğunu isbât ediyor. Fekat tevhîdi vücûdî ehli böyle demiyor. Onlar Hâlık ilemahlûkun aynı olduğunu söylüyorlar. Vahdeti vücûd ile vahdeti şühûdmes’elesinin dahâ geniş açıklaması bundan sonraki mektûbda yazıldı.Vesselâm.
Altıncı Mektûb:
Şübhelere cevâb hakkındadır. Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Fakîr Cânı Cânân tarafından, Mevlevî Sâhib Mihribân sellemehurrahmân bilsinler ki, hazreti Kayyûmi Rabbânî Müceddidi elfi sânînin “radıyallahü anh” yüksek sözlerine dâir şübheleri ihtivâ eden iltifâtkâr ve uzun mektûbunuz geldi. Kıymetli efendim! Bu şübheler imâmı Rabbânî hazretlerinin ıstılâhlarına vâkıf olmamakdan doğmuşdur. Eğer nasîb olursa, üç cildlik (Mektûbât)ını mütâlea ediniz. Bu şübheler gidecekdir. Fakîre bu şübhelerin cevâblarını yazınız diye emr etdiğinizden, bu emre uymak için birkaç satıryazıyorum. Bilmek lâzımdır ki, tesavvuf büyükleri vücûd lafzını üç ma’nâda kullanmışlardır. Birincisi; emri imtizâî ve ma’kûli sânî olan, meydâna gelmek ve olmak ma’nâsındadır. ikincisi vücûdi münbasitdir. Birinci ma’nânın çıkış kaynağıdır. Zâhiri vücûd diye ifâde edilir. Bu her iki vücûd daAllahü teâlânın zâtından sonra gelir. Zât bu her iki vücûd ile de eserlerekaynak olamaz. ilklerin ilki, başlangıçların başlangıcı olan vücûddur.Ehli tevhîdin zannına göre bu vücûd zâtın aynıdır. Zât bu vücûd ileeserlere menşe’, kaynak olur. imâmı Rabbânî hazretleri buyuruyorlar ki, Allahü teâlânın zâtınınkendisi yaratdıklarının menşe’idir. Vücûd ve zât, her ikisi hakîkatde birolunca, eserlerin meydâna gelmesini ister. Vücûd nisbet etmeli ister zâta, maksad aynıdır. O hâlde ihtilâf lafzîdir. Teselsülün burada hiç yeri yokdur. imâmı Rabbânî hazretlerinin, Allahü teâlânın zâtına vücûd lafzını söylemekden sakınması, birinin diğeri yerine söylenilmesinden sakınması ihtiyâtından dolayıdır. Çünki şerî’atde böyle söylenilmemişdir. Allahü teâlânın sıfatları ve ismleri tevkîfîdir. Hakîkatı Kâ’benin, hakîkatı Muhammedîden üstün olduğuna dâir olan diğer iki şübhe (Mektûbât)ın üçüncü cildi okununca gider. Bunların cevâblarını yazmak uzun sürer. Hazreti Gavsüssakaleynin, “Benim iki ayağım her velînin boynuüzerindedir” sözünün te’vîli husûsunda yazdığınıza gelince, eğer kendizemânındaki evliyâyı kasd etmiş ise, bu sözünden dolayı ona bir noksanlık gelmez. Ancak kendinden öncekileri bu hükmden istisnâ etmek edeben gerekir. Çünki öncekilerden ba’zıları, onun hem dedeleri, hem de hocalarıdır. “Evveli mi hayrlıdır, yoksa sonu mu bilinmez” hadîsi şerîfigereğince, sonrakileri istisnâ da câizdir. Takdîm ve te’hîr izâfî bir şeydir.Çünki her sonra gelenden sonra bir sonra gelen vardır. Bu takdîrdeGavsülA’zamdan sonra geleni ondan üstün tutmak mümkündür. Fakîre iltifâtkâr mektûbunuzda hak ile bâtıl arasını ayırmam için emretdiniz. Me’mûr ma’zûrdur. Allahım bize hakkı hak bâtılı bâtıl olarakgöster, vesselâm.
Yedinci Mektûb:
Hazreti Gavsüssakaleynin ve hazreti Müceddidin üstünlüğübildirilmekdedir. Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun. KayyûmıRabbânî Müceddidi elfi sânî ile Mahbûbu Sübhânî Şeyh Abdülkâdir Geylânînin “radıyallahü teâlâ anhümâ” birinin diğerine üstünlüğünü süâleden iltifâtkâr mektûbunuz geldi. Kıymetli efendim! Üstünlük cüz’î ve küllî olmak üzere iki kısmdır. Süâlin cüz’î üstünlük husûsunda olmadığı açıkdır. Küllî üstünlüğün esâsı Allahü teâlâya yakınlığın çok olmasıdır. Bu ise bâtın ile ilgilidir. Aklla anlaşılmaz. Ancak menâkıbın azlığı ve çokluğundan bir işâret maksada götürebilir. Fekat kat’î birşey söylenemez. Nakl, Kitâb, sünnet ve birinci asrın icmâ’ından ibâretdir. Her iki büyüğün Kitâb ve sünnetin geldiği ve icmâ’ın vuku’ bulduğu zemândan sonra yaşadıkları ma’lûmdur. Şerî’atin buüç kaynağında bu husûsda bir bilgi yokdur. Bu husûsda keşfin ise hatâlı olması muhtemeldir. Bir mes’elede muhâlefet edene huccet gerekmez.Pîrâna muhabbetde taşkınlıkdan uzak olmayan mürîdlerin sözlerine i’tibâr edilmez. Bu her iki büyüğün kemâlâtını iyi bilen ve ikisinin de küllî üstünlüğüne göre kat’î hükmde bulunan keşf sâhibinin sözüne de i’tibâr edilmez. O hâlde en sâlim yol, bu işi Allahü teâlâ bilir demek ve böyle lâzımolmayan şeyleri konuşmamakdır. Her iki büyüğün fazîletlerini söylemekgerekir. Bu husûsda edeben ağzı açmamalıdır. Bu mes’ele dînin zarûrî mes’elelerinden değildir ki, bunlardan bahs edilsin. Bizim imâmı Rabbânî hazretlerine âşıklıkdan dolayı dîvânelikden bahs etmemiz doğrudeğildir. Şi’r: Aslâ az ve çok hakkında konuşmamalı, Ayağı sınırdan ileri koymamalı. Bütün âlem cemâli ezelînin aynasıdır, Bakmalı, fekat konuşmamalı.
Sekizinci Mektûb:
Hazreti Müceddidin birbirine zıt gibi görünen sözünden iki ma’nânın birbirine uygunluğu bildirilmekdedir. Kıymetli efendim! Şöyle yazıyorsunuz, mümkinâtın hakîkatlerimes’elesinde hazreti Müceddidin keşfi şudur: ilmi ilâhîde kemâlâti ilâhiyyenin tafsilâtından ibâret olan, vâhidiyyet mertebesinde her kemâl sıfatının karşılığında o sıfatın izâfî ademi bir varlık ve farklılık peydâ etmişdir. Meselâ, ilm sıfatının karşılığında cehl diye ta’bîr edilen ademülilm,kudret sıfatının karşılığında acz ile ifâde edilen ademülkudretin bulunması gibi. Başkalarını da buna kıyâs ediniz. Bu mukâbele ile temâyüz edenbu ademler, o sıfatların nûrlarına ve zıllerine mahâl olup, teayyünâtıâlemin aslları ve mümkinâtında hakîkatleri olmuşlardır. Bu imtizâc sebebiyle o hakîkatler cetveli üzerine olan mümkinâtın a’yânı hâriciyesi işlerin kaynağı olmuşdur. Bunlar var olmaya da yok olmaya da elverişlidir.Bu sebeble hayr ve şerrin kaynağıdırlar. “Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” teayyünâtının aslları sıfatlardır” sözü, imâmı Rabbânî hazretlerininkeşfidir. Buradaki sıfatlar, bahsi geçen zıllerin aslıdır. Varlıkları lâzımdır.O hâlde bu büyüklerin hakîkatlerine ulaşmak lâzımdır. Hâlbuki bu büyükler de mümkinâtdırlar. Mümkinin hakîkatı imâmı Rabbânî hazretlerinin tahkîkine göre ebedî değildir. Bu ma’nâların arasını bulmak nasıl olur diyesoruyorsunuz. Kıymetli efendim! ilmi ilâhîde birbirinden farklı ademler ve mukaddes sıfatların varlıkları arasında birbirine karşılık sâbit olunca, ademler sıfatların zuhûr etdiği yer oldukları gibi sıfatlar da o ademlerin görüldüğüyerler olmuşlardır. Fekat burada iş aksinedir. Burada sıfatlar madde yerinde, ademler de sûretler yerindedir. Bu durumda adem ciheti za’îf,vücûd ciheti kuvvetli olmuşdur. Bu sebeble peygamberler ma’sûmdurlar ve onlarda aslâ şer bulunmaz. Onların vücûdı hâricîyeleri adem ve vücûdun her ikisine de elverişlidir. Onların hakîkatlerine ademin bu kadarte’sîri varlıklarının mümkin olması için kâfîdir, vesselâm.
Dokuzuncu Mektûb:
Tesavvuf ehlinin, “Sôfî kendini frenk kâfirinden dahâ aşağı görmedikce, frenk kâfirinden dahâ aşağıdır” sözünün ma’nâsını bildirmekdedir. Soruyorsunuz ki: Büyüklerden biri, sôfî kendini frenk kâfirindendahâ aşağı bilmedikce, frenk kâfirinden dahâ kötüdür, diyor. Bu söznasıl doğru olur. Çünki sôfî elbette mü’mindir. Ba’zan muttakî bir âlim deoluyor. Kendinde bulunduğu zemân kendi vasflarını bilmekdedir. Birkimsenin diğerine üstünlüğünün esâsı taşıdığı özelliklerden dolayıdır.Yoksa zâtı ve hakîkatı i’tibâriyle değildir. O hâlde sôfî, frenk kâfirinin küfrve günâhlarla, kendisinin ise, îmân ve diğer fazîletlerle muttasıf olduğunu bildiği hâlde, kendini frenk kâfirinden nasıl aşağı tutabilir. Eğer böyle bir zorlama ile kendini aşağı bilirse, kendi fazîletlerini onun rezâletlerinden dahâ aşağı bilmiş olur ki, böyle inanmanın bozukluğu aklen veşer’an gâyet açıkdır. Kıymetli efendim! Hazreti Müceddidin mezhebine göre, mümkinâtın hakîkatleri izâfî ademlerden ve sıfâtı hakîkiyyenin zıllerinden meydâna gelmekdedir. Ya’nî o ademler ismler ve sıfatlara karşılık olmak sebebiyle ilmi ilâhîde bir varlık kazanmışlar, ismlerin ve sıfatların zuhûr etdiği yerler olmuşlardır. Âlemin teayyünlerinin aslları olmuşlardır. Hâricîhakîkînin zıllı olan hâricî zıllîde Allahü teâlânın yaratmasıyla zıllî bir varlık olmuşlardır. Adem ve vücûdun bu mürekkebliği, biraraya gelmesisebebiyle hayr ve şerrin menşei olmuşlardır. Ademi zâtî olmaları bakımından şerri kesb etmişler, ademleri zıllen var olmaları bakımından da hayrı kesb etmişlerdir. Varlık âleminde ne zemân bir kimse güneşin ışığı iledolu olan bir aynaya baksa, ilk önce ışıkları görür, aynayı görmez. Çünki ayna güneşin ışıklarının parıltısı ile görülmez olur. Yine bir kimse aynada kendine baksa, aynaya ilk bakışda kendini görür. Çünki onun bakışıaynanın kendisine değildir. O hâlde Sôfî kıymetli ve kıymetsiz şeylere bakarken varlık cihetinden bakıyor. Varlık ise, hayrın kaynağıdır. Kendisineise kendi aslı adem cihetinden bakıyor. Adem ise, şerrin kaynağıdır. Busebeble kendini her türlü hayr ve kemâlden uzak görüyor. Varlık cihetinden kazanılan ve âriyet olarak bulunan hayr ve kemâli kendine âid bulmaz. ister istemez kendini frenk kâfirinden ve aşağı olan diğer şeylerdendahâ kötü bilecekdir. Bundan anlaşılıyor ki, bu sözü söyleyenin maksadı şudur: Kâmil olan sôfî hayr ve kemâli aslâ kendisine nisbet etmez. Onukendisine emânet bilir. Tam fenânın ve sahîh şühûdun hülâsâsı budur.Eğer sôfî kendine emânet olan varlık ve nûrlar cihetinden bakarsa ve ademolan aynalık yönü ona gizli kalırsa, ben güneşim der. işte Hüseyn bin Mansûrun (enelhak) demesinin sırrı budur. Gerçi o kendini görmekde ma’zûridi. Fekat görmede hatâ etdi. Sekrin galebesi sebebiyle varlık ciheti ile yokluk cihetini birbirinden ayıramadı. Bu yolun sâliklerinden çok kimsede böyle hatâlar meydâna gelmekdedir. Habîbinin “sallallahü aleyhi ve âlihi vesellem” bereketiyle Allahü teâlânın korudukları müstesnâdır.
Onuncu Mektûb:
Bu mektûb, şiddetli belâya mübtebî olan velînin sabr etmesi ve obelânın giderilmesi için düâ etmemek fazîletli olduğu hâlde, Eyyûb aley hisselâmın belânın kalkması için düâ yapması sebebiyle, onun sabrındanşübhenin giderilmesi hakkındadır. Büyüklerden biri, hazreti Eyyûb aleyhisselâmın başına gelen musîbete benzeyen şiddetli bir musîbete mübtelâ oldu. Başka büyük bir zâtda onu ziyârete gitdi. Hâlin nasıl diye sordu. Şöyle cevâb verdi: Hâlimi görüyorsun, henüz “Yâ Rabbî bana bir zarar dokundu” demedim. Henüz Eyyûb aleyhisselâm gibi canımdan bezmedim. Emân istemedim. Bu durumda bu velînin sabr makâmı Eyyûb aleyhisselâmın sabr makâmından dahâ yüksek olduğu anlaşılıyor. Sabr makâmı çok yüksek bir makâm olduğundan, bundan velînin nebîye üstünlüğü lâzım geldiği anlaşılmakdadır.Bu şübheyi giderir misiniz, diye yazmışsınız. Cevâb: Kıymetli efendim! ilk bakışda böyle bir şübhe meydâna geliyor. Fekat iyi düşünülürse, böyle bir şübheye lüzûm yokdur. Şöyle ki, gerçi Eyyûb aleyhisselâm (Yâ Rabbî bana gerçekden hastalık isâbet etdi. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin) (Enbiyâ sûresi: 83) veyine (Gerçekden şeytân beni zorluk ve eleme uğratdı) (Sâd sûresi 41)dedi. Bu âyeti kerîmeler, zâhiren onun başına gelen musîbetden dolayı âciz kalıp, sabr etmediğini gösterse de, gizlileri bilen Allahü teâlâ(Gerçekden biz onu sabrlı bulduk. O ne güzel kuldu. Şübhesiz o temâmen Allaha yönelmişdi) (Sâd sûresi: 44) buyurmakdadır. Buradan şuanlaşılmakdadır. Eyyûb aleyhisselâmın zâhiren sabr göstermemesi desabrla ilgili başka bir inceliği ihtivâ etmekdedir. Yoksa Allahü teâlâ, onunsabrsızlığı açık olmakla birlikde onun sabrlı olduğunu bildirmiş olur ki, böyle bir şey düşünmek mümkün değildir. Buradaki incelik şudur: Eyyûb aleyhisselâm, mallarının, evlâdının helâk olması, şiddetli hastalık, fakîrlik ve insanların kendisini aşağılaması gibi belâlara uzun müddet sabr gösterdi. Ancak rahmeti ilâhînin ulaşması vakti geldiğini görünce ve bu musîbetin kalkmasının yalvarmaya ve inlemeye bağlı olduğunu bilince, sabr makâmını geçip, bütün makâmlarınüstündeki rızâ makâmına ulaşdı. Sabrsızlık ârına sabr etdi. Yalvarmayave inlemeye başladı. Bu edebinin karşılığında “O ne iyi kul idi” diye medhedildi. “O gerçekden evvâb idi” makâmına kavuşdu. Evvâb kelimesi Evbkelimesinden türemişdir. Ya’nî nefsin hevâsı olan sabra senelerce dönmedi. Bilâkis, Hakkın rızâsına rücu’ etdi, döndü. Elhamdülillah, Hak teâlâ onun imdâdına yetişdi. Onun hâlinin görünüşü sabrsızlık olmaklaberâber, Allahü teâlâ onun bâtınına bakıp, onun sabrlı olduğunu bildirdi. (Gerçekden o, temâmen Allaha yönelmişdi) (Sâd sûresi: 44) buyurdu. Hazreti Şeyhi Ekber “radıyallahü anh” (Füsûs) kitâbının Eyyûbaleyhisselâm ile ilgili bölümünde buyurdu ki: “Sabr, nefsi başkasına şikâyetde bulunmakdan men’ etmekdir. Hazreti Eyyûb aleyhisselâm,başkasına şikâyetde bulunmayıp, hâlini Allahü teâlâya arz etdi. Bu i’tibârla o, sabrı terk etmiş olmadı.” Bu açıklama bu şübheye cevâb olamaz. Çünki o velî de, başına gelen musîbetin kalkması için tazarrû ve niyâzda bulunmadı. Bu sebeble o velînin sabrının Eyyûb aleyhisselâmın sabrından fazla olduğu şübhesi kalkmamakdadır. Hâlbuki burada maksad,velînin nebîden üstün olduğu şübhesini gidermekdir. Nübüvvet ve ubûdiyyet kemâlâtının zevkinden ve rızâ makâmının kemâlinden habersiz olanbu bîçâre velî, sekr hâli sebebiyle her söylediğinde ma’zûr idi. Vesselâm.
Onbirinci Mektûb:
Bu mektûb, zikri cehrîyi ve zikri hâfîyi bildirmekdedir. Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Ma’lûmdur ki, hanefî âlimlerinden bir kısmı, zikri cehrîyi inkârda ileri gitmiş ve harâm olduğuna fetvâ vermişlerdir. Hadîs âlimlerinden ba’zısı ise, zikri cehrînin meşru’ olduğunu isbât edip, zikri hâfîden üstün olduğunu söylemişlerdir. Her iki taraf ifrât ve tefrîte düşmüşler ve insâfla konuşmamışlardır. Bu mevzu’nun iyice düşünülüp, muhâkeme edilmesi vedüzeltilmesi gerekiyor. Bilinmelidir ki, zikr sözünün ma’nâsı, hâtırlamakdemekdir. iki kısma ayrılır. Biri kalbin haberi olmadan yalnız dil ile zikrdir.Bu zikr mu’teber değildir. Gafletin kısmları içine girer. ikincisi, yalnızca kalbin zikridir. Tesavvuf erbâbının ıstılâhında buna zikri hafî denir. Tesavvuf ehlinin murâkabeleri bu zikre dayanır. Bu zikr bütün tarîkatlarda yapılır. Bu da iki şeklde olur. Ya sıfatlar düşünülmeden sâdece zât zikr edilir. Yâhud da sıfatlar da düşünülerek zikr edilir. Bu her iki kısm zikr, meâli şerîfi, (Sabâh ve akşam içinden yalvararak ve korkarak âşikâre (içden hafîf) bir sesle Rabbini an (düâ ve zikr et). Gâfillerden olma.) olan,A’râf sûresinin ikiyüzbeşinci âyeti kerîmesinden alınmışdır. ikincisi, zikredileni, verdiği ni’metler ve Ona âid şeyleri düşünerek hâtırlamakdır. Buyol eserden müessire gitme yoludur. Şerî’at lisanında buna tefekkür denir ve yakînin artmasını sağlar. Kitâb ve sünnet bunun fazîletleriyle doludur. Üçüncü kısmı, zikri lisânînin zikri kalbî ile berâber olmasıdır. Zikrin en kâmil kısmı budur. Bunun da iki şekli vardır. Birincisi, zikr edenin,zikr sırasında zikri sâdece kendisinin işiteceği kadar yapmasıdır. Şerî’atlisanında zikri hafî budur. Bu zikr meâli şerîfi (Rabbinize yalvararak vegizlice düâ edin, muhakkak ki, Allah bağırıp, çağırarak haddi aşanları sevmez) olan, A’râf sûresinin 55.ci âyeti kerîmesinden alınmışdır. Zikri hafînin ikinci kısmı, zikri başkalarına duyurmakdır. Buna şerî’at lisanında zikri cehrî denir. Bu zikr, ba’zı husûsî yerlerde bir hikmete binâen zikri hafîden efdaldir. Mutlak olarak değil. Nitekim ezânda, kırâ’atin açıkdan okunduğu nemâzlarda durum böyledir. Buralarda sesliokumakla, uyuyanlar ve gâfiller uyandırılmakdadır. Zikri hafîdeki hikmetise, amelin kabûlüne mâni’ olan şöhret ve riyâ fesadından kurtulmakdır.Zikri hafînin, zikri cehrîden üstün olduğu Kitâb ve sünnet ile sâbitdir. Hattâ, (Siz sağıra ve gayb olana düâ etmiyorsunuz) hadîsi şerîfininma’nâsından da zikri cehrînin men’ edildiği anlaşılmakdadır. Zikri cehrî, husûsî şekllerle yapılan murâkabeler, Kitâb ve sünnetden alınmamış,
belki tarîkat büyükleri ilhâm yoluyla bildirmişlerdir. Şerî’at bunlardanbahs etmemekdedir. Bunlar mübâh olan şeylerdir. Bunlarda fâide vardır.inkârı zarûrî değildir. Kitâb ve sünnetle sâbit olmayanlardan dahâ üstünolduğu açıkdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Alî bin Ebî Tâlibekelimei tayyibeyi cehr ile ta’lîm buyurmuşdur. Böyle olduğu Evs bin Şeddâdın bildirdiği hadîsi şerîfle sâbitdir. Çünki hadîsi şerîfin başında bildirildiği üzere, Resûlullah “sallallahü aleyhi vesellem” hazreti Alîye kapıyı kapamasını emr etmiş, ondan sonra zikri ta’lîmbuyurmuşdur. Bu durum genel olarak zikri gizlemeyi bildirmekdedir. ihtilâf, cehrî zikrin câiz olup olmamasında değildir. Bilâkis birinin diğerineüstünlüğündedir. Zikri cehrînin, zikri hafîye mutlak üstünlüğünü söylemek nassları inkârdır. Zikri cehrînin bütün kısmlarını inkâr da böyledir.Çünki ba’zı yerlerde cehrî zikr meşru’dur. Yapılmakda olan murâkabelerma’nâsına, zikri hafînin sünnet olduğunu isbât etmek, yine sonraki asrlarda revâc bulan zikri cehrînin meşru’ olduğunu isbâta çalışmak da, boşuna uğraşmakdır. Çünki isbât edilecek şey, zikrin fazîletidir. Ba’zı kimselerin birbirine üstünlük taslayarak yapdıkları münâzara iki taraf için demakbûl değildir. ifrât ve tefrît beğenilmeyen bir şeydir. Orta hallî olmakgüzeldir. Sözün en hayrlısı, az ve maksadı ifâde edenidir. Hidâyete tâbi’olanlara ve Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmaya sarılanlara selâm olsun.
Onikinci Mektûb:
Bu mektûb, simâ’ı bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Simâ’ mes’elesinde fıkh âlimleri ve tesavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında kuvvetli bir ihtilâfvardır. Fıkh âlimleri, ifrâta mâni’ olması için simâ’ın mutlak harâm olduğunu, tesavvuf ehli ise, zevkin ve hâlin artmasına vesîle olduğu için,mutlak halâl olduğunu söylediler. Doğrusu şudur: Simâ’ iki kısmdır. Biri, fitne mahalli olmayan yerde bir şahsın şer’an mahzûrlu bir şey karışdırmadan, veznli bir sesle inşâd etmesidir. Bundan, dinleyenlerin bâtınında bir fesad meydâna gelmez. Belki kalbde bir sevinç veyâ hüzün hâsılolur. Bu kısm simâ’ elbette mubâhdır. Çünki iki mubâhdan meydânagelmekdedir. Biri veznli söz, diğeri veznli sesdir. O hâlde niçin mubâh olmasın. Yine nikâh gibi dînî işlerin yapılmasını kolaylaşdırmak ve büyüklerin teşrîfini sağlamak için, ilk asrda simâ’ yapılmışdır. Ümmet arasındatakvâ sâhibleri ve ülemâ ba’zan simâ’ yapmışlardır. Böyle olduğu hadîskitâblarından anlaşılmakdadır. Yalnız bu iş, büyüklerden rastgele meydâna gelmiş olan ve yapılması zarûrî bir iş değildir. ikinci kısm simâ’a sonradan gelenlerin ekserîsi rağbet etmiş ve onaciddî olarak sarılmışlar. Meşru’ olmayan şeyleri de ona karışdırmışlardır.Bu kısm simâ’, mubâh olmayan şeyler karışdığı kadar, mekrûhlukdan harâmlığa kadar varır. Sözbirliği ile harâm olan şeylerin mubâh olduğuna i’tikâd etmek küfre düşürür. Kemâl erbâbından bir cemâ’atin mubâh olansimâ’a da rağbet etmemesi, zevk ve tabî’at i’tibâriyledir. Şer’î ahkâmdanolduğu için değildir. Meselâ şerâb içen, tatlı mezeye rağbet etmez. Bununla berâber bunlardan biri, diğerinin mezesine bir şey demez. Bunungibi Çeştîyye büyüklerinin yolunun zevki, şerâb zevkine benzemekdedir.Na’melerin verdiği coşkunlukdan zevk alıyorlar. Sükûtdan, sessizlikdenböyle zevk almıyorlar. Nakşibendiyye büyüklerinin yolunun zevki, afyonun bulunmasına uygundur. Sükûtdan haz alırlar. Hareketlilikden haz almazlar. O hâlde bu ihtilâfın menşei, zevkden ve tabî’atdan kaynaklanmakdadır. Şer’î bir sebebden değildir. Bütün hak tarîkatların büyükleri dînetâbi’dirler. Hevâ ve tabî’atlarına tâbi’ değildirler. Yine hepsi mubâh olanşeylerden de sakınmakda sözbirliği etmişlerdir. Her iki tarafda bulunancâhillerin sözlerine i’tibâr yokdur. ifrât ve tefrît yasakdır. Bu mes’elenintafsîlâtı Hüccetülislâm imâmı Gazâlî, Şeyhüşşüyûh Sühreverdî ve diğerleri gibi tahkîk ehli olan derîn âlimlerin yazdıkları geniş kitâblardan öğrenilmelidir. Elhamdülillah, bu fakîr mubâh olmayan simâ’dan tevbe etdim. Mubâh olan simâ’yı ise terk etdim. Simâ’ın mubâh olması veyâ olmaması husûsunda Kitâb ve sünnete tâbi’yim. Zevk ve vicdânla ilgili bundan fazlasını konuşmak zarûrî değildir. Tesavvuf ehlinin kitâblarında, doğru hâl sâhiblerinin ve yüksekmakâma kavuşmuş olanların, mubâh olan simâ’dan dolayı can verdikleri bildirilmekdedir. Tesavvuf ülemâsının zevklerine vâkıf aklı selîm ve sahîh zevke sâhib olan kimseler, bu kadar açıklamayı kâfi’ görür. Sözlerinen hayrlısı az ve maksadı ifâde edenidir. Vesselâm.
Onüçüncü Mektûb:
Bu mektûb cebr ve ihtiyâr mes’elesini bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Cebr ve ihtiyâr mes’elesinde ülemâ çeşidli şeyler söylemişlerdir. Bu husûsda zihnin tatmînkârsızlığı hâlen devâm etmekdedir. Çünki akl, ba’zı temel dînî bilgileri anlamakda kâfi’ değildir. Eğerkâfi’ olsaydı, kulların işlerini ıslâh için vahyin gelmesine ihtiyâç kalmazdı. Bilinmelidir ki, kulun müstakil ihtiyâr sâhibi, işlerini tercîhde serbestolduğunu ve sırf cebrî işlerini yapmakda mecbûr olduğunu iddia etmek,Kitâb ve sünnetde bildirileni inkâr etmek olur. Zîrâ kulların işleri, kendi bedenleri gibi Allahü teâlâ tarafından yaratıldığı, âyeti kerîme ve hadîsi şerîflerde açıkca bildirilmişdir. O hâlde kulun işlerini yapmakda temâmenserbest olduğu nasıl söylenebilir. Diğer tarafdan, işlerinde temâmenmecbûr olan kimsenin hesâba çekilmesi de zulm olur. Zulm ise, şer’anve aklen, hâşâ Allahü teâlâ için söylenemez. O hâlde kul işlerinde niçintemâmen mecbûr olsun. işlerimizin gayri ihtiyârî bir hareket olmadığı, bilâkis bilerek, isteyerek, güç kullanarak yapıldığı gâyet açıkdır. ihtiyârın, tercîh etmenin işlerdeki payı ve ihtiyârî fi’lin ma’nâsı budur. Fekat bu üç kuvvetin ya’nî ilm, irâde ve kudretin ortaya çıkması bizim ihtiyârımızda değildir. Kul istediği zemân Allahü teâlâ dilerse yaratır. işte kulların işlerindeki cebrin payıve mecbûr olmanın ma’nâsı budur. Tam ihtiyâr ve sırf cebr bulunmadığına göre, kulun işi bu ikisi arasındadır. [(Müjdeci Mektûblar), 1.ci cild,289.cu mektûba bakınız!] Nitekim imâmı Zeynel’âbidînin “radıyallahü anh”imâmı Haseni Basrî “radıyallahü anh” hazretlerinin süâline verdiği meşhûr cevâbdan, kulun fi’linin cebr ve tam bir ihtiyâr ile olmadığı, bu ikisinin arasında kesb diye ifâde edilen emri mutavassıt işte budur. Bukesb lafzı, kulların fi’llerinden başka bir şey için söylenemez. O hâlde anlaşıldı ki, bizim işlerimiz cebr ve ihtiyâr ile karışıkdır. Bu kadarcık za’îf birtercîh edebilme, kulun mükellef olmasının sebebidir. Allahü teâlânın rahmetinin gadabını geçmesi, kulun ihtiyârının za’îfliği sebebiyle olduğusöylenmişdir. Hâlbuki bunun dışında Allahü teâlânın hiçbir sıfatı diğerini geçmemişdir. Allahü teâlânın fi’lleri ilm, irâde ve kudret ile olur. Bu i’tibârla kulların fi’lleri bir cihetden Allahü teâlânın fi’llerine benzemekdedir. Kulun fi’lleri, irâdesi dışında bir titreme değildir. Böyle olunca, kulun işlerinden dolayı hesâba çekilmesi adâlete aykırı değildir. Bu sebeble, sofiyyeye göre kulun işlerinde ihtiyârının payının var olduğunu söylemek mümkündür.Çünki onlara göre, Allahü teâlânın varlığı kâinâtın her zerresinde tam zuhûr etmişdir. Çünki Allahü teâlânın yüce varlığı basîti hakîkîdir, parçaları yokdur. Bu sebeble herşeyde herşey vardır, buyuruldu. ihtiyâr (irâde), Allahü teâlânın sıfatlarından bir sıfat olduğuna göre,bu sıfatın zuhûr etdiği her yerde, husûsen yeryüzünde, halîfe olarak yaratılma makâmıyla müşerref olan insanda, az da olsa ihtiyâr sıfatından birpay bulunur. işte emr ve nehy ile kulun mükellef olması bu ihtiyârdan dolayıdır. Yaratılmışların en üstününe salât ve selâm olsun. Hidâyete tâbi’olanlara selâm olsun!
Ondördüncü Mektûb:
Bu mektûb, Hind kâfirlerinin âyinleri hakkındadır. Hind kâfirlerinin arab müşrikleri gibi aslı olmayan bir dinleri var. Veyâdinlerinin aslı var, fekat nesh edilmişdir. Onların geçmişleri hakkındanasıl i’tikâd etmeli diye soruyorsunuz. Bu husûsu inceleyerek doğru vekısa bir şeklde yazıyorum. Biliniz ki, Hindlilerin eski kitâblarından anlaşılan şudur: Allahü teâlârahmetiyle insan nev’ini yaratmaya başladığı vakt, onların dünyâ ve âhıret se’âdetleri için emr ve yasakları ihtivâ eden ve dört kısmdan meydâna gelen ve Bîd denilen bir kitâbı melek vâsıtasıyla gönderdi. Onların müctehidleri o kitâbdan dört mezheb kurdular. Îmânın esâslarını bu kitâbdançıkardılar. Îmân bilgilerini anlatan ilme, dehrûmi şayister ya’nî ilmi kelâm demek olan fenni îmâniyân denildi. insanları da dört fırkaya ayırdılar. O kitâbdan dört yol çıkarıp, her fırkaya o yollardan birini tahsîs etdi Amel ile ilgili bilgileri de o kitâbdan çıkardılar. Bu ilme keremei şayister ya’nî fıkh ilmi ma’nâsında fenni ameliyât denildi. Ancak onlar ahkâmın neshini inkâr etdiler. Hâlbuki, her asrda gelen insanların tabi’atlarına göre işlerde değişiklik olacağını câiz görmek zarûrîdir. Bu aklın gereğidir. Âlemin uzun ömrünü dört kısma ayırıp, herbirine cuk adını vermişler. Her cukda yaşayanlar için, o dört defterden bir yaşama tarzı çıkarmışlar. Sonra gelenlerin yapdıkları değişiklikler mu’teber değildir. Onların bütün fırkaları Allahü teâlânın bir olduğuna inanıyorlar. Âlemin sonradan yaratıldığını biliyorlar. Âlemin yok olacağını, iyi ve kötü işlerin karşılığının görüleceğini kabûl ediyorlardı. Aklî ve naklî ilmlerde riyâzât ve mücâhedelerde, ma’rifetler ve keşfler husûsunda çok derin idiler. Onlardanseçkin kimseler, insan ömrünü dört kısma ayırmışlar. Birinci kısmını ilmlerin öğrenilmesine, ikinci kısmını geçim sağlamaya ve çoluk çocuk sâhibi olmaya, üçüncü kısmını amelleri düzeltmeye ve nefsin ıslâhına, dördüncüsünü insanın kemâlinin zirvesi olan dünyevî alâkalardan irtibâtı kesip, âhırete yönelmeye ve âhıretde kurtuluş için sarf ediyorlar. Dinlerininkuralları son derece düzenlidir. Bundan anlaşılıyor ki, din onları terbiyeetmiş ve sonradan bu dînin hükmü kaldırılmışdır. islâmiyyetde hükmü kaldırılan dinler olarak yehûdîlik ve nasrânîlik bildirilmişdir. Hâlbuki böyle çoknesh edilmiş ve hükmü kaldırılan din olmuşdur. Âyeti kerîmede meâlen(Hiçbir ümmet yokdur ki, içlerinde Cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın) (Fâtır sûresi: 24) buyuruldu. Diğer âyeti kerîmelere göre de, Hindistâna da nebîler ve resûller gönderilmişdir. Bunların kitâblarında o peygamberlerle ilgili bilgiler vardır. Onların kitâblarından kemâl ve kemâle erdirme mertebesine sâhib oldukları, rahmeti ilâhî buralara da ulaşmışdır. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden önce, her kavme kendilerine gönderilenpeygambere tâbi’ olmaları mutlaka gerekli idi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün insanlara peygamber olduğu bildirilmesinden ve islâmiyyetin bütün dinlerin hükmünü kaldırmasından sonra, herkesin Onaîmân etmesi şart oldu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânından günümüze kadar geçen zemânda Ona îmân etmeyen herkes kâfirdir. islâmiyyet, meâlen ((Ey Resûlüm) Gerçekden biz senden önce peygamberler gönderdik, onlardan kimi sana haber verdik, kimini de sana haber verip anlatmadık) (Mü’min sûresi: 78) buyurulan bu âyeti kerîme hükmünce peygamberlerden çoğunun ahvâlini bildirmemişdir. Hindistânda gelen peygamberler hakkında sükût evlâdır. Bize, onlara tâbi’olanların kurtulacakları husûsunda ve küfrü, helâkları husûsunda kesin konuşmak lâzım değildir. Fars milleti hattâ islâmiyyetden önceki her memleket halkı hakkında, taassub karışdırmadan hüsnü zanda bulunmalıdır.Çünki islâmiyyet onlar hakkında bilgi vermemişdir. Onların kitâbları vehükmleri i’tidâl yoluna uygundur. Evlâ olan böyle inanmakdır. Kat’î delîlolmadan bir kimseye kâfir demeyi kolay bilmemelidir. Onların putperestliğinin hakîkatı şudur: Allahü teâlânın emriyle dünyâda tasarruf sâhibi olanba’zı melekler veyâ vefât edip, bedenleri ile bağlantıları kesildikden sonra, dünyâdaki tasarrufları devâm eden ba’zı kâmil kimselerin rûhları, yâhud onların Hızır aleyhisselâm gibi devâmlı hayâtda bulunan ba’zı diri kimselerin resmlerini yapıp, onlara yöneliyorlar. Bir müddet sonra onlarla irtibât kuruyorlar. Din ve dünyâ işlerini bu münâsebete bağlıyorlar. Onların bu işi tesavvuf ehlinin yapageldiği râbıta zikrine benzemekdedir. Sôfî kendi pîrinin sûretini düşünür ve böylece feyze kavuşur. Bu râbıta ilehindlilerin yapdıkları arasındaki fark şudur: Zâhirde şeyhin sûretini heykel şeklinde yapmazlar. Bu sebeble sôfîlerin yapdıklarının arab müşriklerinin yapdıkları ile bir alâkası yokdur. Çünki onlar, putların ilâhî tasarrufa bir vâsıta değil, bizzat tasarruf sâhibi olduğunu söylüyorlardı. Putları yeryüzünün, Allahü teâlâyı da gök tanrısı olarak biliyorlardı. Bu ise şirkdir. Hindlilerin secdesi selâm secdesidir. ibâdet secdesi değildir. Onların âdetlerinde anneye, babaya, hocaya selâm yerine secde edilir. Onların tenâsüh inancı küfrdür. Vesselâm.
Onbeşinci Mektûb:
Bu mektûb nemâzda parmak kaldırmak hakkındadır. Hazreti Müceddidi elfi sânî “radıyallahü anh” bir mektûbunda nemâzda parmak kaldırmayı men’ etmişlerdir. Hâlbuki siz onları sevdiğinizi söylediğiniz hâlde, nemâzda parmağınızı kaldırıyorsunuz. Seven sevdiğine tâbi’ olmalıdır diye yazmışsınız. Kıymetli efendim! Allahü teâlâ kullarına Kitâb ve sünnete uymalarını farz kılmış ve Ahzâb sûresi 36.cı âyetinde meâlen: (Allah ve Resûlü bir işe hükm verdiği zemân mü’min bir erkekle mü’min bir kadıniçin kendi işlerinden dolayı Allahın ve peygamberinin hükmüne aykırı olanı seçmek hakkı yokdur) buyuruldu. Resûlullah da “sallallahüaleyhi ve sellem” şöyle buyurmuşdur: (Sizden birinizin hevâsı benim getirdiğime tâbi’ olmadıkca kâmil bir mü’min değildir.) Hazreti Müceddidi elfi sânî “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kâmil bir nâibidir. Tarîkatını Kitâb ve sünnete tâbi’ olmak üzerine kurmuşdur. Ülemâ nemâzda parmağı kaldırmayı isbâtiçin sahîh hadîsi şerîfleri ve hanefî fıkhının rivâyetlerini ihtivâ eden risâleler yazmışlardır. Hattâ hazreti Müceddidin küçük oğlu Şâh Yahyâ “radıyallahü anh” da bu husûsda bir kitâb yazmışdır. Nemâzda parmak kaldırmayı men’ eden hiçbir hadîsi şerîf yokdur.Hazreti Müceddidin parmak kaldırmayı terki, ictihâdı sebebiyledir. Neshe uğramamış olan sünnet müctehîdin ictihâdından öndedir. Parmakkaldırmaya dâir sünnet bulundukdan sonra, onu hazreti Müceddid terketdiği için, terk etmek ma’kûl değildir. Hâlbuki hazreti Müceddid, sünneti terk etmekden çok sakındırmışlardır ve kendileri de hanefî mezhebindedir. imâmı Ebû Hanîfe “radıyallahü anh” hadîsi şerîf mevcûd olunca benim mezhebim odur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sözü bulununca benim sözümü terk ediniz buyurmuşdur. O hâlde,hazreti Müceddidin parmak kaldırmayı terki husûsunda şu söylenebilir.Onun bu işi ictihâdı sebebiyledir. Sahîh hadîsi şerîflere uymasında hiçbir değişiklik yokdur. Eğer hazreti Müceddid o kadar geniş ilmine rağmen parmak kaldırma ile ilgili hadîsi şerîfden haberleri olmadığı için kaldırmamış denirse, cevâben derim ki, hazreti Müceddid zemânına kadarbu kitâblar ve eserler, hind diyârında meşhûr olmamışdı. O bu kitâblarıgörmemişdi. Yoksa parmak kaldırmayı aslâ terk etmezdi. Çünki onlar buümmetin büyükleri arasında sünnete ittibâya en çok sarılanıdır. Eğer Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bu işden râzı olmadığını keşf yoluyla anladığı için terk etmişdir denirse, cevâben derim ki,keşf tarîkat işlerinde mu’teberdir. Şerî’at ahkâmında mu’teber değildir.Bununla berâber, o mektûbda keşf delîl gösterilmemişdir. Burada yineşöyle denebilir. Bu cüz’î muhâlefet, onun Resûlullaha “sallallahü aleyhive sellem” ittibâya son derece teşvîkleri olan küllî kâideye ri’âyetleri sebebiyledir. Böyle bir netîce hâsıl olmuşdur. Vesselâm.
Onaltıncı Mektûb:
Bu mektûb, hadîsi şerîf ile amel hakkındadır. Hadîsi şerîf ile amel ve bir mezhebden diğer mezhebe geçmek hakkında ne buyurursunuz diye soruyorsunuz. Kıymetli efendim! Hadîsi şerîf ile amel husûsunda Medînei münevvereli muhaddis, Şeyh Muhammed Hayât bir risâle yazmış. Onun fârisîolarak hulâsâsı şöyledir. Allahü teâlâ Kur’ânı kerîmde meâlen ((Resûlüm)Şöyle de: Eğer siz Allahı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah dasizleri sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın…) (Âli imrân sûresi: 31) buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de (Sizden birinizin hevâsı benim getirdiklerime tâbi’ olmadıkca, îmânı kâmil mü’min olmaz.” buyurdu. Bu hadîsi şerîf sahîhdir. Onu Ebü’lKâsım bin ismâ’îl binFadl isfehânî Kitâbulmihaccede yazmakdadır. imâmı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîsi şerîfi ve Sahâbei kirâmın sözü bulununca, benim sözümü bırakınız, buyurmuşdur. Yine Onun “radıyallahü anh”: “Sahîh hadîs benim mezhebimdir”diye buyurduğu meşhûrdur. O hâlde, hadîs ilminde ihtisâsı bulunan, nâsih ve mensûhu ve kuvvetli ile za’îfi birbirinden ayırabilen bir kimse, hai şerîfle amel ederse, imâmı a’zamın mezhebinden çıkmış olmaz. Çünki imâmı a’zamın “radıyallahü anh”, “Hadîsi şerîf varsa o benim mezhebimdir, sözü bu konuda açık bir delîldir. Böyle birisi, hadîsi şerîf varken, bunu bildiği hâlde onunla amel etmezse, imâmı a’zamın “radıyallahü anh”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîsi şerîfi bulununca, benim sözümü terk ediniz, sözüne muhâlefet etmiş olur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi vesellem” bütün hadîsi şerîflerini bilen bir âlimin bulunamıyacağı açıkdır. Nitekim imâmı a’zamın “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîsi şerîfi bulununca benim sözümü terk ediniz” sözü, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütünhadîsi şerîflerinin kendisine ulaşmadığını, belki onların bir kısmına ulaşamadığını göstermekdedir. Niçin böyle olmasın. Hülefâi râşidîn buümmetin en âlimi oldukları ve devâmlı Resûlullahın “sallallahü aleyhi vesellem” sohbetinde bulundukları hâlde, onların bile ulaşamadığı hadîsişerîfler olmuşdur. Böyle olduğunu, hadîs ilmini bilen herkes bilir. Ümmetin ferdlerine Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmaları vâcibdir. Bu imâmlardan herbirine ittibâ vâcib değildir. Müslimânlar istediği müctehidin mezhebini seçmekde serbestdir. Hadîsi şerîfle ameli,müctehidin mezhebinden yüksek tutan kimsenin delîli varsa, onu getirir.Fekat dört mezhebden, birinden diğerine geçmeye gelince, bu tafsilât ister. imâmı Süyûtî “rahmetullahi aleyh” (Cezîlülmevâhib fî intikâlilmezâhib) adında bir kitâb yazmışdır. Bunun hulâsâsı şudur: Bir mezhebden diğerine intikâl etmek câizdir. imâmı Râfiî böyle olduğunu kesin olarak ifâde etmiş, imâmı Nevevî de onun peşinde gitmişdir. (Ravdâ) kitâbında şöyle denilmişdir: Mezheblerin tedvîninden sonra, acabâ mukallide bir mezhebden diğer mezhebe geçmek câiz midir? Deriz ki: Her iki müctehidin ahvâlini öğrenen mukallidin zannı, ikinci taraf dahâ âlimdir şeklinde gâlib olunca, birinci mezhebden ikincimezhebe geçmek câiz, hattâ vâcibdir. Eğer serbest yapsak yine câizdir. Mukallidin birkaç hâli vardır. Bunlar aklen dört hâldir. Çünki mukallid ya avâmdır ya âlimdir. Bu iki durumda ya’nî mukallid avâm veyâ âlimolunca, onun bir mezhebden diğerine geçmesi için, ya dînî ya da dünyevî bir sebeb vardır. Eğer mukallid avâm, fıkh bilgisinden yoksun, mezhebinin isminden başka bir şey bilmiyorsa ve onun diğer mezhebe geçmekden maksadı mal veyâ makâm elde etmekse onun diğer mezhebe geçmesi en hafîf bir durumdur. Çünki bu intikâli hakîkatde intikâl değil, birbaşlangıçdır. Ya’nî o henüz bir mezhebe yeni geçmekdedir. Eğer mukallid, âlim ve fakîh ise, dünyevî bir maksad için diğermezhebe geçiyorsa, onun durumu çok mes’ûliyetli bir işdir. Çünki odünyevî bir maksad için mezhebini değişdirmesi, mezheblerle oynamakdır. Bu câiz değildir. Eğer mukallid, kendi mezhebinde fakîh (âlim) ise, dînî bir sebebdendolayı diğer mezhebe geçiyor ve geçeceği mezhebi delîlleri kuvvetli olduğu için, tercîh etmiş ise, onun ya’nî böyle bir kimsenin o mezhebe geçmesi vâcibdir. Bir rivâyete göre câizdir. Eğer mukallidin başka mezhebe geçmesi dînî ve dünyevî hiçbir sebebi yoksa, belki her iki mezhebden yalnız amel etmeyi kasd ederse, böyle bir intikâl âmî (câhil) için câizdir. Âlim olana câiz değildir. Zîrâ o bu mezhebin fıkhını belli bir müddet içinde öğrenmiş, diğer mezhebe geçince o mezhebi öğrenebilmek için ayrı bir ömr gerekir. Bu yüzden o mezhebe geçince maksad olan amelden geri kalabilir. O hâlde onun mezheb değişdirmeyi terk etmesi evlâdır. Hanefî olmayan bir kimsenin, hanefî mezhebine geçmesi câiz, aksi câiz değildir demek, sırf taassûbdur. Delîli yokdur. Zîrâ bütün mezhebimâmları hakîkatde berâberdirler. Eğer hanefî mezhebini ya da başka birmezhebi, diğerine takdîm etmekde nass ya’nî âyeti kerîme ve hadîsi şerîf olsaydı, o mezhebi taklîd etmek ümmetin her ferdine vâcib olurdu. Diğerini taklîd etmek câiz olmazdı. Böyle bir şeyin olması icmâı ümmetemuhâlifdir. Hanefî mezhebinde olan Câmîülfetâvânın sâhibi şöyle demekdedir: Erkek veyâ kadının şâfi’î mezhebinden hanefî mezhebinegeçmesi ve aksi câizdir. Fekat diğer mezhebe temâmen geçmelidir. Sâdece ba’zı mes’elelerde geçmemelidir. Halef ve selefden çok kimse birmezhebden diğerine geçmişlerdir. Eğer böyle geçmek câiz olmasaydı, onlar bu işi yapmazlardı. Bunun aksini söyleyen delîlsiz konuşmuş olur ki,makbûl ve ma’kûl değildir. Hidâyete tâbi’ olanlara selâm olsun!
Onyedinci Mektûb:
Ehli sünnet velcemâ’atin Eshâbı kirâm “radıyallahü anhüm” hakkındaki i’tikâdını bildirmekdedir. Eshâbı kirâmdan Mu’âviye bin Ebî Süfyân, yardımcıları ve onatâbi’ olanlar “afallahü anhüm ve radıye anhüm” hakkında nasıl i’tikâd etmek lâzım diye yazmışsınız. Biliniz ki: Ehli sünnet ülemâsı, Eshâbı kirâm hazretlerinin arasındaki ihtilâfları, onların asrları, asrların en hayrlısı olduğu için, onlar hakkında lâzım gelen hüsni zanna göre te’vîl ediyorlar. Te’vîli mümkün olmayan husûsları, Allahü teâlâya havâle ediyorlar. Ta’n ve kötülemeyi yasak biliyorlar. Zîrâ, asrı se’âdete yakın oldukları, onların ahvâline muttali’ oldukları ve hazreti Alî Murtazâya muhâlefet edenlerin hatâ etdiklerini söyledikleri hâlde, haklarında hayrla şâhidlik yapılan üç asrda, hiçbir hadîs âlimi ve müctehîd, bu topluluğu ta’n etmeyi câiz görmemişdir.Şâm ordusu ile Kûfe ordusu arasında muhârebe olmuşsa da bu, birbirlerini kâfir bildiklerinden dolayı değildir. Bu husûs, mu’teber kitâblarda yazılıdır. Emîrülmü’minîn Osmânın “radıyallahü anh” şehâdeti fitnesinin temeli budur. Zîrâ ihtilâf sırasında Eshâbı kirâm üç kısma ayrıldı. Bir kısmhak halîfe olan Alî bin Ebî Tâlibin tarafını tutdu. Bir kısmı Şâm emîrinin tarafına gitdi. Üçüncü kısm hiç bir tarafa gitmediler. Şübhesiz ki, o asrın hadîs âlimleri ve müctehidleri bu üç kısmın hepsinin rivâyet etdikleri hadîsi şerîfler üzerine binâ etmezlerdi. Eğer bu âlimler onlar hakkında ta’nı vekötülemeyi revâ görselerdi, islâm dîni zarar görürdü. O hâlde, o büyükleri kötülemekden sakınmakda dînî bir hikmet vardır. Buna ilâveten,Hayrülbeşerin “aleyhisselâtü vesselem” sohbetinin hurmeti gözetilmiş olur. Eğer bu dediklerimizi kabûl etmeyen muhâliflerimiz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yakınlık hurmetini gözetmek dahâ zarûrîdir. (Ya’nî biz Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâsı olan hazi Âişeye sevgiden dolayı ona muhâlefet edenleri kötülüyoruz derlerse), biz de, fekat Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâsı,muhâliflerinin fâsık olduğunu söylememişdir, deriz. O zemân aralarındaki ihtilâfın yalnız nefretleşmeden kaynaklandığı lâzım gelir ki, en hayrlı asrın ehli hakkında bu hatânın böyle bir düşünceden kaynaklandığını düşünmek son derece hakîkatden uzak ve çirkindir. O hatâ ictihâdî de olsa, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yakınlarını sevmek bütün ümmete vâcibdir. Arada istikrâhda (çirkin görme) olma, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâsının eziyyetine rızâ göstermiş olunur. Artık bu mes’eleden bahs etmek münâsib değildir. Bu mevzu’da son derece üzülüp, susmak evlâdır. Şî’a fırkası i’tikâd yolundan ayrıldılar ve aslsız haberlere i’timâd etdiler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek sohbetinde temizlenmiş olan Eshâbı kirâmın nefslerini, kendi habîs nefslerine kıyâs etdiler. Gitgide, islâmiyyeti bize ulaşdıran Kitâb ve sünneti nakl eden Eshâbı kirâmı tekfîr etme felâketine düçâr oldular. Bilmediler ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” son peygamberdir. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildi. Onun dîni diğer bütün dinleri nesh etdi ve kıyâmete kadar bâkîdir. (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) (Enbiyâ sûresi: 107) meâlindeki âyeti kerîme, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hakkındadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtda olduğu müddetce, Onun sohbetinde bulunmuş, Ohayâtda olduğu müddetce mallarıyla, canlarıyla, vefâtından sonra daislâmiyyeti yaymak için bir an geri durmayan Eshâbı kirâm “radıyallahüanhüm” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yardımıyla elbette küfrtehlikesinden kurtulmuşlardır. Onlar önce gelenler hakkında böyle bir iddi’âda bulununca, Allahü teâlâdan nasıl rahmet ümmîd edecekler veResûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” nasıl şefâ’at bekleyecekler.Önceki peygamberlerin ve onların ümmetlerinin hâlleri ve bu ümmetin evliyâsının hâlleri gizli değildir. Büyüklerden biri vefât etdikden sonra, onunsevenlerinin hepsinin mürted ve münker oldukları, o büyüğün âl ve evlâdına düşman oldukları hiç işitilmiş ve görülmüş müdür. Bu durumda ümmetin ıslâhından maksad olan Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bî’setinin ne fâidesi olur. Yine bu durumda ya’nî iş onlarındediği gibi olsaydı, en hayrlı asr, en şerli asr olurdu. Allahü teâlâ şî’ayainsâf nasîb eylesin. Vesselâm.
Onsekizinci Mektûb:
Bu mektûb, ehli sünnet velcemâ’at i’tikâdını kısaca beyân etmekdedir. Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne “sallallahü aleyhi ve sellem” salât ve selâm olsun. Yazmışsınız ki, şî’a ile ehli sünnetin Sahâbei kirâm ve ehli beyt “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hakkındaki ihtilâflarından gönül râhat değildir. Zîrâ bu konuda ehli sünnet i’tikâdı haberlere dayanmakdadır.Haberlerin doğru ve yalan ihtimâli vardır. Yalnız mütevâtir haberler kat’iyyet ifâde ederler. Böyle mütevâtir haberler çok azdır. Onun için bu konuda mütma’in olmanın ilâcı nedir? Kıymetli kardeşim! Bu mes’ele zarûriyâtı dinden ve îmânın şartlarından değildir. Kısaca, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak venübüvveti tasdîk etmek, âhıretde kurtuluş için kâfi’dir. icmâlî îmân kurtarır. Kelimei tayyîbenin ma’nâsına inanmak kâfi’dir. Çünki onun ma’nâsını tasdîk ve ikrâr ile kişi müslimân olur. Sahâbei kirâm ve ehli beyt “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”sohbetinde bulundukları, Resûlullaha güzel hizmet etdikleri ve ehli beytoldukları için onlar hakkında genel olarak hüsni zanda bulunmak veonları sevmek de yeter. O büyüklerin hâllerinin tafsilâtını târîh kitâblarından okumak, fitne heyecânı meydâna getirmekdedir. Ehli sünnet mezhebine göre, ismet mertebesi peygamberlere “aleyhimüsselâm” mahsûsdur. Sıddîklardan ve evliyâdan da olsa, peygamberlerden başkası bu mertebeye sâhib olamaz. O hâlde, o büyüklerden ba’zan ba’zı muhâlif işlermeydâna gelebilir. Fekat o da hemen afva uğrar. (Ya’nî onlar hemen afva sebeb olacak işler yaparlar ve böylece afva kavuşurlar.) Bâtınları sonderece temizdir. Kalbleri o muhâlif iş sebebiyle hâsıl olan istenmeyen şeylerden tasfiye bulur. Habîs kimselerin kendilerine kıyâs edip, o büyüklerarasında devâmlı kin ve düşmanlık olduğunu söyleyip, bundan dolayı noktayı dâire (pireyi deve) yapmalarına i’tibâr edilmez. Biliniz ki, Eshâbı kirâmın büyüklüğünü, üstünlüğünü kabûl etmemek, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” varlığının te’sîrini inkâr etmek ve Onun peygamberliğinin fâidesiz olduğunu söylemek anlamına gelir. Fakîr, bir gün bu mes’ele üzerinde düşünüyordum. Helâk edici olanbu şübhelerden kurtarması için Allahü teâlâya yalvardım. Bu sırada fakîrin kalbine şu cümleler geldi: Allahü teâlâya kendi katındaki gibi, Resûlullaha Rabbinin katındaki gibi, onun Âline ve Eshâbına Resûlullahın katındaki gibi inandım de. Biliniz ki, bu yüksek ma’nâlar, bütün ihtilâflarının mertebelerinin fevkindedir. Bu mes’eleyi Allahü teâlânın ilmine havâle etmek, işin doğrusudur. Hiçbir fırkanın bu konuda konuşmaya mecâli yokdur. Verdiğini’metlerinden dolayı Allahü teâlâya hamd, Resûlü Muhammed aleyhisselâma ve âline salât ve selâm olsun.
Ondokuzuncu Mektûb:
Hadîsi şerîfe göre oniki halîfenin kureyşden olacağı bildirilmekdedir. Yazmışsınız ki, hadîsi şerîfde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Benden sonra, kureyşden oniki halîfe gelecek) buyurmuşdur.Ehli sünnet, bu onikiden dördünün hilâfeti hâssayı derûhde etdikleri, Esı kirâmın seçmesiyle halîfe oldukları, diğer sekizinin ise, hilâfetegüç ve kuvvetle hâkim olduklarını kabûl ediyor. Şî’a da oniki imâmdanbahs ediyor. Bu mes’elede sizin i’tikâdınız nedir? Kıymetli kardeşim! Hak olan doğru olan Ehli sünnetin söylediğidir.Biliniz ki, hilâfet lafzı umûmîdir. Zâhirî veyâ bâtınî olur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” halîfeleri hem zâhirî hem de bâtınî hilâfeti kendilerinde toplamışdır. Hilâfet işini yürütene halîfe denir. Zâhirî hilâfet güç vekuvvet sâhibi olmaya bağlıdır. Ya’nî hilâfet işi, hâkimiyetin şartı olan hazînelere ve kalabalık cemâ’atlere sâhib olmayı gerekdirir. Dört halîfenin otuzyıllık ve hazreti imâmı Hasenin altı aylık hilâfetinden sonra, ya’nî bu mubârek halîfelerden sonra gelen halîfelerden hiçbiri, bu işe kâdir olamadılar. Öncekiler gibi yerine getiremediler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi vesellem” halîfeler kureyşdendir diye buyurması da buna işâret etmekdedir.Yoksa halîfelik, ehli beytden veyâ benî hâşimden buyururdu. Ehli sünnet ile şî’anın arasını şöyle cem’ etmek mümkündür. Zâhir sebeblerebağlı olan dînin zâhirini yayma vazîfesini, o büyük imâmlar “aleyhimürrahme” îfâ etmişlerdir. Nitekim ehli sünnet olan tesavvuf ehli oniki imâmın“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kutubluğunda müttefîkdirler. Dört halîfenin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” mubârek şahslarında her ikima’nâ toplanmışdır. Şâm emîri ile hazreti imâmı Hasen “radıyallahüanhümâ” arasında sulh oldukdan sonra, sâhibüzzemân hazreti imâmıMehdî zemânına kadar bâtınî, hilâfet bu büyüklere geçdi. Sâhibüzzemân hazreti Mehdînin şahsında da her iki ma’nâ tahakkuk edecek. Zâhirî hilâfet diğer halîfelerde olacak. Fekat bu durumda oniki imâmın ta’yîninde tekellüf, sıkıntı olacak. Vesselâm.
Yirminci Mektûb:
Bu mektûb, hazreti Âişenin, hazreti Alîden melâletinin, memnûniyyetsizliğinin bulunmadığını beyân etmekdedir. Diğer memnûniyyetsizlik sebeblerini de ihtivâ eden Cemel harbinden başka, sahîh hadîsi şerîflerde hazreti Sıddîkanın “radıyallahü anhâ” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında Cenâbı Murtezâdan memnûniyyetsizliği bildirilmekdedir diye yazmışsınız. Böyle söylemek hazreti Âişenin, hazreti Murtezâdan ayrıldığışeklinde, hazreti Âişe ile hiç ilgisi olmayan bir süâli hâtıra getirir. Hâlbuki hazreti Sıddîka, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” insanlar arasında ençok hazreti Alî Murtezâ ile Fâtımazehrâyı sevdiğini bizzatkendisi bildirmişdir. Kıymetli kardeşim! ihtilâf ve niza’da ba’zan iki taraf da ma’zûr oluyor. Her iki tarafın haklılığı oluyor. Nitekim ifk hâdisesinde hazreti Murtezâ da Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gibi râhatsızlığını hissetdirdi. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” muhabbetinin gereği ve durumun îcâb etdirdiği maslahat sebebiyle, Resûlullahı teskîn ve tesellî içinhazreti Âişe ile ilgili Resûlullahın gönlünü râhatlatacak ba’zı sözleri,Resûlullaha arz etdi. Hazreti Âişe bunları duyunca râhatsız oldu. Niçinrâhatsız olmasın ki. Çünki hânei se’âdete yakın olanlardan birinin böyle bir zemânda, böyle şeyler söylemesi, sevenin sevdiğinin gözünden düşmesine sebeb olmakdaydı. Onun için kendisine bundan dahâ büyük bireziyyet olamayacağı açıkdır. Bu yüzden hazreti Sıddîkanın, hazretiMurtezâdan inhirâfı, râhatsızlığı, Resûlullaha olan muhabbetindeki gayreti ve beşer olmak i’tibâriyledir. Yoksa bundan başka bir şeyden dolayı değildir. Hazreti Alî Murtezânın bu sözleri söylemesi de, hazreti Sıddîkaya düşmanlıkdan değildi. Çünki, sevilenin sevdiği de sevilir. Onun busözleri söylemesi, böyle sıkıntılı bir durumda sevdiğini bir an olsun râhatlatmak gayretinden hâsıl olmuşdur. Böyle zemânlarda, böyle konuşmalardan sakınmak imkânsızdır. O hâlde böyle bir durumda iki taraf dahaklıdır ve ma’zûrdurlar. Hattâ me’cûrdur, sevâb kazanmakdadırlar.Çünki, her iki tarafın tavrı da Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” olansevgiden kaynaklanmakdadır. Nitekim hazreti Hayrünnisâ aleyhittahiyye ves’senânın, Cenâbı hazreti Sıddîkı ekberden memnûniyyetsizliğisahîh haberlerle bildirilmişdir. Burada iki şübhe vardır. Birincisi, hazreti Betûl, az bir mala rızâ gösterip, dünyâdan kesilmiş olduğu hâlde ve hazreti Sıddîkdan ma’kûl bircevâbı aldığı hâlde, ona niçin kırgın oldu? ikincisi: Hazreti Sıddîk, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” evlâdını gözetme husûsunda halli kolay bir mes’elede niçin müsâmehâ göstermedi? Birincisinin cevâbı: Dünyâda en halâl mal mîrâs malıdır. Böyle birmalı istemek, ne dünyâyı terk etmeye ma’nîdir ne de takvâdan uzakdır.Hattâ halâl malın kıymetini takvâ sâhibi olan kimse dahâ iyi bilir. insan hayâtı devâm etdiği müddetce ihtiyâçdan kurtuluş yokdur. Hazreti Sıddîk(Biz peygamberler mîrâs bırakmayız) hadîsi şerîfini delîl getirip, mîrâs vermedi. Hazreti Sıddîk Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” buhadîsi şerîfini işitince, onun için kat’î bir delîl oldu. Böyle işlerde müsâmahâ câiz değildir. Hazreti Hayrünnisânın bu hadîsi şerîf ile delîl getirilmesine râzı olmaması, mîrâs âyetinin mevcûd olması ve o hadîsi şerîfin o zemâna kadar şöhret derecesine ulaşmamış olduğundan, bu hai şerîf onun yanında hüccet olamazdı. Veyâ o büyüklere (ehli beyte) mensûb olmanın îcâbı, ince mîzâclı olmasından dolayı da olabilir. Nitekim âyeti kerîmede meâlen: (… Allahın yaratdığı bu dîni değişdirmeye kimsenin gücü yetmez…) (Rûm sûresi: 30) buyuruldu. Bu âyetikerîme hükmünce hiçbir kemâl mîzâcdaki özellikleri değişdiremez. Nitekim hazreti Mûsânın son nefesine kadar gazâblılığı gitmedi. O Cenâbınmelekülmevtin “aleyhisselâm” yüzüne vurması meşhûrdur. O hâlde,bu durumda her ikisi de, hazreti Sıddîk da, hazreti Betül de “radıyallahü anhünne” ma’zûrdur. Her iki taraf da haklıdır. Ehli sünnetin her iki taraf hakkında hüsni zan etmesi ve güzel te’vîlde bulunması vâcibdir. Doğru yolda olanlara selâm olsun.
Yirmibirinci Mektûb:
Sünneti seniyyeye yapışmağı, huzûr, cem’iyyet ve âgâhlık mertebesini elde etmeyi bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Zemânımızın talebelerinin za’îfliğini, bunların tesavvuf ehlinden keşf ve kerâmet istediklerini ve ilk asrdaki nisbete önemvermediklerini yazmışsınız. Söyledikleriniz anlaşıldı. Biliniz ki, başkaşeyhlere meyl edip, onlar gibi sefîhleri mürîd edinmek lâzım değildir. Akllı ve muhlis olan kimselerden mürîd edinmeyi isteyen kimse şöyle düşünmelidir. Hâkimi mutlak olan Allahü teâlânın meâlen: (De ki: Eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz. (Bana tâbi’ olursanız) Allah sizisever.) (Âli imrân sûresi: 31) buyurduğu âyeti kerîmeye göre, Allahü teâlâ, bütün tarîkat erbâbının maksadı olan kendi sevgisini (rızâsını) Resûlüne “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmaya bağlı kılmışdır. O tabîbihâzıka, gaflet ve hastalığa tutulmuş olan ümmeti ıslâh için, ilâç ve perhîz gibi olan emrler ve yasaklar bildirmişdir. Kim bu reçeteye uyarsa, sıhhat bulur, iyileşir. Kim de ona uymazsa, kendini zâyi’ eder. Bu reçeteninbir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti, müslimânların avâmının nasîbidir.Bu reçete Kitâb ve sünnete göre i’tikâdı düzeltdikden sonra, a’zâları(bedeni) Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uygun olarak kullanmakdır. Âhıretde kurtuluş için bu kâfi’dir. Bu reçetenin hakîkati ise, seçilmişlerin kavuşduklarıdır. Bu ise, bahs edilen reçeteye uyarak, riyâzet ve mücâhedelerle kalbleri nûrlandırmak ve nefslerin tezkiyesidir. Bunun netîcesi ise, tecellîlerin ve mükâşefelerin zuhûr etmesidir. Sûret îmân ve islâm ile, hakîkat ise, hadîsi şerîfde, (Sen Allahü teâlâyı görmesen de Onugörüyormuş gibi Allahü teâlâya ibâdet etmendir) diye bildirilen ihsândan ibâretdir. Hakîkatsız sûret, derinin dışındaki hastalıkları tedâvî etmekmertebesindedir. Merhemle iyileşdirilen kabarcıklar kabîlindendir. Fâidesiz değildir. Hakîkatın sûretsiz zuhûru gibidir. Hattâ hakîkat değildir,mekri ilâhîdir. Allahü teâlâ bizi bundan korusun. Hakîkat, hastalık kalmaması için, bütün bozuk maddeleri çıkarmak, temizlemek demek olan ameliyat yerindedir. Ma’lûm hastanın tamiyileşmesi, bu her ikisinin, sûret ve hakîkatin bir arada bulunmasından başka şeyle mümkün olmaz. Bu açıklamalardan Resûlullahın “sallallahüaleyhi ve sellem” Eshâbı kirâmın tabi’atlarında nasıl bir tedâvî yapdığını ve bunun netîcesinde onların tabi’atlarında nasıl sıhhat ve şifâ eserleri görüldüğü anlaşılmalıdır. Eshâbı kirâmda Allahü teâlânın muhabbetinin galebesinden, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olma ve onun rızâsını taleb yolunda büyük gayretden, tâ’atden lezzet alma ve günâhlardan nefret etmekden başka bir şey mevcûd değildi. Onların devâmlı kalb huzûru hâli ve nefslerinin ıslâh ve temizlenmesi hâlleri görülüyordu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinin bereketine kavuşdular. Onun şerî’atinin reçetesini kullandılar. Kendilerinden sonraki asrların zevklerindenve vecdlerinden bahs etdiler. Sûreti ve dahâ fazlası tasavvur edilemeyenhakîkati elde etdikleri hâlde, dahâ çok hakîkatin muhâfazası olan, fâidesi avâm ve havâs herkese ulaşan bu sûreti (reçeteyi) muhâfazaya ehemmiyyet verdiler. Keşf ve kerâmete kıymet vermediler. Keşf ve kerâmetleri kemâl mertebesine ermenin şartlarından saymadılar. Tam bir sıhhati, ya’nî nisbeti Muhammediyyeyi taleb eden bir hastanın, sünneti nebeviyyeye uymayı, bütün riyâzetler ve mücâhedelerden dahâ üstün,sünneti nebeviyyeye uymanın meyvesi olan nûrları ve bereketleri bütünfeyzlerden üstün bilmelidir. Bâtının cem’iyyeti (toparlanması), huzûr veâgâhlık hâlinin meydâna gelmesinde bilinen mevâcid ve zevklere i’tibâretmemelidir. Bütün bunlardan nasîbini almış ve kendini Resûlullahın“sallallahü aleyhi ve sellem” nâibi (vârisi) bildiği bir büyük mürşidin sohbetine ve hizmetine yapışmalı, bu yolun her ne kadar lezzetli de olsa, cevizine ve mevizine aldanmamalıdır.
Yirmiikinci Mektûb:
Bu mektûb, Tarîkai Müceddidiyyenin ba’zı derecelerinin beyânına dâirdir. Şâh EbülFethe cevâb vermekdedir. Ömerî ve ayrıca mahdûmzâde olan zâtı âlinizin iltifâtkâr mektûbu geldi. Rûhumuzu râhatlatıp, ihlâs nisbetini tâzelendirdi ve kuvvetlendirdi. Sülûkun başına ve sonuna dâir yazdıklarınız mütâlea edildi. Görülen bu tavırlar ve eserler ümmîd vericidir. Bilhâssa hâsıl olan bu işlere ki insanların ekserîsinde bunlar aldanmaya sebebdir, kıymet vermek Allahü teâlânın rızâsını kazanmada yardımcı olmak için, biz nâmurâdlara talebde bulunmak, vahdeti vücûd dalgalarından korunmak için kenâra çekilmek, riyâzetleri sünneti seniyyeye tâbi’ olmak, ma’rifetleri şerî’atı âliyyenin hakîkatlarının esrârı olan büyüklerimizin nisbetini arzû etmek, talebin ve yüksek himmetin delîlidir. Allahü teâlâ sizin iyi hâllerinizi ve yüksek derecenizi mubârek kılsın. Kıymetli efendim! Yüksek babanızın ve hazreti Meyân HimmetHân Sâhibin şaşılacak vâridâtları ve hâlleri, gaybet hâlinin kaplaması vevahdeti vücûd hâlinin zuhûru ile ilgili yazdıklarınızın hepsi kalb latîfesinintelvînâtının eserleridir. Bu latîfenin nihâyeti, imkânın dar alanından çıkıp,vücûbun sonsuzluğunun genişliğine ulaşmakdır. Teayyunâtı âlemîn mebdeleri olan esma’ ve sıfatın zıllerinin dâiresini seyr etmek, mebdei aynıemr olan zılli hâsda fânî olmak ve bu zılle bekâ elde etmekdir. Bu ma’nâya tesavvuf ehlinin ıstılâhında kalbin fenâsı ve evliyânın vilâyeti olan vilâi sugrâdır. Vahdeti vücûd ma’rifetleri, sekre sebeb olan vilâyeti zıllîden doğmakdadır. Bu makâmda kalbin zımminde nefse de fenâdan birmikdâr (benzerlik) hâsıl olur. Bu vilâyetin hâsıl olduğunun alâmeti, devâmlı Allahü teâlâ ile olmakdır. Öyle ki artık ondan sonra gaflet meydânagelmez. Mâsivâya bağlılık hiç kalmaz. Bundan dahâ yüksek bir makâm var
dır ki, o makâmda sâlik, esmâ ve sıfat diye anılan bu zıllerin asllarına seyreder. Ve âlemi halkdan olan nefs latîfesi ile mu’âmele hâsıl olur. Nitekimönceki makâmda âlemi emrden olan kalb ve diğer dört latîfe ile ve zıllerin merkezine kadar bunlar meydâna gelmişdi. Burada, nefse fenânınhakîkati hâsıl olur. Nefsi emmâre mutme’in olur. Düşman ve muhâlifolan, seven ve muvâfık olur. Bu fark ba’del cem makâmı olunca doğru birtemyîz kâbiliyyeti elde edip, Hakkın halkdan (yaratıklarından) ayrı olduğunu bildiren vahdeti şühûdun sırrı anlaşılır. Bu yüksek makâma kavuşmak,mahbûbı hakîkînin râzı olduğu şeylere yapışmak ve beğenmediklerindensakınmak hâlidir. O derecede ki, artık aradan külfet, beğenilenleri yaparken ve beğenilmeyenlerden sakınırken zorlanma kalkar. Şerî’at onda tabî’at hâline gelir. Düşünmeden ve külfetsiz, Kitâb ve sünnete göre i’tikâdve amel müyesser olur. Bu makâma fenayı nefs ve Enbiyânın aleyhimüsselâm vilâyeti olan vilâyeti kübrâ denir. Resûlullaha “sallallahü aleyhi vesellem” tâbi’ olmanın bereketiyle, ümmetinin havassına, seçilmişlerine dehâsıl olur. Burada hüvelbâtına âid kemâlâta seyr edilir. Bu vilâyetin hâsılolmasının fâidesi, tecelliyi zâta kâbiliyyet, elverişlilik hâsıl olmasıdır. Bumakâmın üstü nübüvvet ve risâlet kemâlâtıdır. Burada esmâ sıfatın hazi Zâtdan teâlet ve tekaddeset ayrı olmamakla berâber, ârifin müşâhede etdiği zâtın yalnız tecellîsi vâki’ olur. Burada nefs latîfesinin aslları olananâsırı erbe’a ile meşgûl olunur. Ya’nî vilâyeti ülyâda, toprak hâriç üç unsûr ile, nübüvvet kemâlâtında yalnız toprak unsûru ile meşgûl olunur. Yüce zâtın çok i’tibârları ve şu’ûnları olsa da bu makâmların yukarısında damakâmlar vardır. Bunlar ilgili yerde zikr edilmişdir. Bu yoldaki maksadların en mühimi kalbin ve nefsin fenâsıdır. Diğer mertebeler, bu her iki fenâ üzerine binâ edilir. Bu yazılan makâmların herbirinde urûc ve nüzûl vardır. Fenâ ve bekâ ile ilgili bu yazdıklarımız, müceddidiyye büyüklerinin “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” tahkîkine ve önceki büyüklerin zevklerine(sözlerine) muvâfıkdır. Fekat diğer meşâyıh bu bâbda sâlikleri etkileyen ihtimâllere sâhibdirler. Bu tarz da cezbe sülûka takdîm edilir. Her ne kadar nefse te’sîr fâideliyse de şeyhin, mürîdin bâtınına tam bir te’sîri vardır. istifâde edenin,ya’nî mürîdin de isti’dâdı olması şartdır. Buluşmak (sohbet) arzûsu çokdur. Allahü teâlâ adliyle bize ve size yetişsin, vesselâm. Şâh EbülFethin Çeştiyye yolunda meşgûl olunan ba’zı fâideleri ihtivâ eden mektûbundan birkaç satır: Bir vazîfe verirler, bu vazîfe ile meşgûliyyete çok devâm edince, göğüsden arı sesi gibi basit uzun bir ses işitilir. Bu ses hergün artar. Hattâ gitgide onun hareketinin başı ve sonu olankalbe ulaşır. O hareketi ismi celâle haml etmek sahîh olur. Uzun ve basit ses yapar. Nitekim kalbin başından rûhun makâmı tarafına bir mikdârses uzar. Bütün göğüs sathını kaplar. Aynı ses bir mikdâr sonra o kadargenişler, artar ki, bütün bedeni kaplar. Hattâ teveccüh sırasında, o seshiç kaybolmaz. O kadar hâkim olur ki, o ses, tabî’i alışılmış şeylere zorla yönelir. Gayr düşüncesi aradan kalkar. Mevcûdâtın kendilerinde hazi zâta seyr geç müşâhede olunur. Bir mikdâr uyanıklık hâli hâsıl olunca şaşılacak hâller ve mükâşefelerin kaynağı olur. Nitekim, o teveccüh olunan sûret bir azîzin kabri yapılırsa ya’nî bu tarzda bir büyüğün kabrine teveccüh edilirse, o kabr sâhibinin hâllerini keşf müyesser olur, hâlleri görülür. Eğer geleceğe âid hâdiseler araşdırılırsa, çoğunlukla noksansız ortaya çıkar. Eğer umûmî olarak isti’dât sâhibi olan bir kimseye teveccühedilirse, onun harâretinin te’sîrini gönlünde hisseder. Dahâ çok bir mikdâr rûhun zikri müyesser olur. Şimdi o ses bununla (rûhun zikriyle) karışıp, rûh ve kalbin zikrini birbirinden ayırmak zor olur. ((Suları acı ve tatlıolan) iki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar.”) (Rahmân sûresi: 19)
