Makâmât-ı Mazhariyye 6. Bölüm

Yirmiüçüncü Mektûb:

Bu mektûb tevhîdi vücûdîyi açıklamakdadır.

Kıymetli efendim! Tevhîdi vücûdîyi istediğiniz şeklde yazıyorum. Biliniz ki, (Şerhi kitâbı merâtibi sitte)de şöyle yazıyor. Allahü teâlâilmi ezelîsiyle küllî ve cüz’î hakîkatleri biliyordu. Bir şeyi bilmek, ilmde oşeyin varlığını göstermekdedir. O hâlde eşyâ temâmıyle ilmi ezelînin varlığıyla mevcûddur. Bunun içindir ki, sôfiyye, ilmi ezelîde a’yânı sâbiteye kâildirler. Tesavvuf ehline göre, bâtını vücûd denilen ve eşyânın ilmmertebesindeki varlıklarında öncelik ve sonralık yokdur. Vücûdi hâricîböyle değildir. Onda öncelik ve sonralık açıkdır. Vücûdi ilmînin (ilmdeki varlığın) vücûdi hâricîden (hâricdeki varlıkdan) başka ve ona mukaddem, ondan önce olması gerekir. Vücûdi ilmînin vücûdi hâricîye önceliği aslın fer’e, zıl sâhibinin, zılle olan önceliği gibidir. Varlıkların vücûdihâricîsinin, vücûdi ilmîden hâsıl olmasının keyfiyyeti şöyledir: Allahüteâlâ suveri ilmiyyeden (ilmde ilm olarak var olan sûretlerden) bir sûreti (ki bu vücûdi münbesitden ibâret olup, sôfiyye ona zâhirî vücûd der)var etmeyi ve o sûrete âid eserleri o sûretden zuhûra getirmeyi murâdedince, o sûret ile bu vücûdun (varlığın) nûru arasında, zihnde bilinen, fekat nasıl olduğu meçhûl bir nisbet yaratır. Vücûdi münbesitin aynası, osûretin aksinin zılliyle boyanır. Şöyle ki, aynı ismle boyanmak (adlanmak)vücûd olmaz. (… En yüksek sıfatlar ise Allahındır…) (Nahl sûresi: 60).Nitekim aynanın karşısında duran ve aynaya bakan kimsenin aksi aynada görünür. Bununla berâber aynanın ziyâsı bu aks sebebiyle yok olmaz.Akl, görüntünün ve aynanın sûretinin ya’nî şekl, renk ve aynanın sûretini iyice düşününce, oraya bir görüntünün girmediğini söyleyemez. Her nekadar, zâhiren ve avâmın anlayışına göre görüntünün sûreti ve aynalık sıfatı aynı tarafda, ya’nî aynada olsa da ve gerçekde, sûretden ve sûretinaynalığından herbiri aynadan ortaya çıkmışdır. Aynanın derinliği ve tümsekliği sûretden meydâna gelmişdir. Mevlânâ Câmî, (Merâtibi sitte) kitâbında şöyle buyuruyor: Vücûd(varlık) için mertebelerin varlığı kabûl edilirse, zâhir olan onda suveri ilmiyyenin (ilmde veyâ ilm olarak var olan sûretlerin) hükmleri ve eserle ri vardır. O sûretlerin bizzat kendisi değil. Çünki a’yânı sâbite hâricdevücûd (varlık) kokusu koklayan şeylerdir. Eğer suveri ilmiyyeye ayna denirse, zâhir olur ki, onda hazreti Vücûdun esmâ, sıfat ve şüyûnâtı vardır. Vücûdun kendisi yokdur. Nitekim varlık aynasının ve ilm hazînesinindurumu şeklli bir sahîfe gibidir. Vücûdı münbesit (yayılmış olan varlık)ise, onun karşısındaki parlak bir ayna durumundadir. O sahîfeden bir şeklçıkmamış, varlık aynasına da bir şekl bir sûret girmemişdir. Çünki, sui ilmiyyenin ilm mertebesinden çıkması cehli gerekdirir. Sûretin vücûd aynasına girmesi ise, hadîsin (sonradan var olanın) kadîmle (başlangıcı olmayanla) kâim olmasını gerekdirir. Her ikisi de muhâldir. O hâldebâtını vücûd (varlığın bâtını) ile zâhiri vücûd arasında muhkem bir tılsım vardır. Sôfiyye ıstılâhında buna vehm mertebesi ve dâirei imkân denir. Dâirei imkân, meşhûr beş tenezzülâtdan, tenezzülâtı selâsei imkâniyyeyi ihtivâ eder. Bunlar tenezzülâtı rûhî, misâlî ve cesedîdir. Nitekim ilmi vâcibî iki tenezzüli vücûbîyi ihtivâ eder. Ya’nî vahdet ve vâhidiyyeti. Bu ikisi Allahü teâlânın mulahâzasından (düşünülmesinden) ibâretdir. Vahdeti vücûda kâil olan sôfiyye, hâricde tek vücûddan (varlıkdan) başka hiçbir şeyin tahakkûku, sübûtu (varlığı) yokdur. Kesret,vehm mertebesinde olmakdadır. Hikmeti bâliga bu vehme sağlamlık vermişdir. Ebedî eserler onun üzerine kurulmuşdur. Vehm edenin yok olmasıyla kaybolan, yok olan bir vehm üzerine değil, demişdir. Tevhîdi vücûdî ehli olan sôfiyyenin, buna vehm demesinden murâd şudur: Bukesret için başka bir hakîkat yokdur. O tek varlık, vücûdı münbesitaynasında, kesret tecellîleriyle tecellî etmişdir. Bu tecellîlerin çokluğunun kaynağı şüyûnâtdır. Bunlar, hazreti vücûdda mündemic, ağacın tohumdan açılması, çıkması gibi, ilm mertebesinde açılmış, mümkinâtın hakîkatleri olmuşlardır. Bu hakîkatler, vücûdı mümbesit aynasına aksedip, âlem diye adlandırılmışdır. Eşyânın vehmî varlığının başka bir hakîkatı yokdur. Bilâkis eşyâ, vücûdi ilmînin aksidir. Hakîkatde eşyâ o vüı ilmî ile vardır. Dahâ önce anlatıldığı gibi, ilm mertebesinden çıkmamışdır. ilm, sıfâtı ilâhiyyeden bir sıfatdır. Vahdeti vücûd ehli olan sôfiyyeye göre sıfatlar, zâtın aynısıdr. Bu îzâha göre, eşyânın varlığı, Hakkın varlığının aynısıdır. Nitekim, hazreti Şeyhi Ekber “rahmetullahialeyh” buyuruyor ki: istersen tek varlıkdan başka hâricde hiçbir varlık yokdur dersin. Vahdeti vücûdun ma’nâsı budur. Bu ma’nâ büyüklerin “rahmetullahi aleyhim” keşfi ve müşâhedesidir.

Yirmidördüncü Mektûb:

Bu mektûb, hazreti Müceddidi elfi sânînin torunu MuhammedSa’îdin oğlu Şeyh Abdül Ehade tâbi’ olanlara “rahmetullahi aleyhim” yazılmışdır. Kayyûmi Rabbânî hazreti Müceddidi elfi sânî Şeyh AhmediSerhendîye “radıyallahü teâlâ anh ve nefeanâ bi berekâtihî” mahsûsolan yol kısaca şöyledir: insan on latîfeden meydâna gelmişdir. Bunlara
letâifi aşere (on latîfe) denir. Beş tânesi âlemi halkdan olup, nefs ve anâı erbe’adır. Diğer beş tânesi âlemi emrdendir. Bu âlemde cismlerinözellikleri yokdur. Âlemi emrden olan beş latîfe, kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Allahü teâlâ, insanı âlemi halkdan yaratdıkdan sonra, arşın üstünde mekânsız olan âlemi emrin beş latîfesinden herbirini insan bedenindeki alâkalı yerle irtibâtladı ki, insan âlemi halka ve âlemi emre câmî olsun ve âlemi sagîr ismine müstehâk olsun. Bu sebeble önce kalb latîfesiyle meşgûl olunur. Onun sol memenin altındaki et parçasıyla alâkası vardır. Ona kalbi sanevberî denir. Onun meşgûl olma şekli şöyledir:Sâlik kalbi sanevberîye teveccüh eder. Bu et parçasının hücre (oda) mesâbesinde olduğunu bilir. Allah mubârek ismini o et parçası üzerinden geçirir. O sırada nefesini göbeğinin altında tutar. Dilini dimâğına yapışdırır.Bütün his organlarını bir tarafa yöneltip, kalbi sanevberîye tam olarak teveccüh eder. Allah mubârek isminin müsemmâsını bîçûn ve bîçigûne vasfıyla düşünür. Kalbin sûretini ve yalnız Allahü teâlâyı düşünür. Semî’, basîr, hâzır ve nâzır gibi hiçbir sıfatını düşünmez. Nefesi (huzûr) hâlinde gevşeklik ve halel (bozulma) oluncaya kadar tutar. Bu şeklde devâm eder.Otururken, kalkarken, yirken, içerken ve uyurken şu’ûr hâli devâm eder.Sâlik, nigâhdaşt (Allahü teâlâdan başka herşeyi unutma) husûsunda,büyük gayret gösterir. Elbette Allahü teâlânın lütfuyla, harâret, şevk vezevke kavuşur. Onun nûrları ve eserleri hâsıl olur. Kalb nûru sarı denilmişdir. Fenâ ve gaybet de ele geçer. Gaybet hâlinde isti’dâda göre bir şeyaçılır. Bu latîfenin kemâl derecesinde açılması şöyledir. Sâlik, Allahü teâlânın fi’linde fânî olur. O fi’l ile bâkî olur. Sâlik o vaktde kendinin fi’li olmadığını görür. Bütün bu fi’llerini Hakkın fi’lleri olarak bilir. Allahü teâlâdan başkasını bilmez, görmez. Mâsivâyı temâmen unutur. Bu unutma,ba’zısı için uzun bir müddet sürer, ba’zısı için ömr boyunca sürer. Bu unutma, o derecede olur ki, ona zorla hâtırlatsalar yine hâtırlamaz. Sâlik buvaktde, vilâyet dâiresine dâhil olur. Bu mertebeye, tecellii fi’lî ve fenâikalb denir. Bu latîfenin vilâyeti, hazreti Âdemin “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ayağının altındadır. Âdem aleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin Allahü teâlâya kavuşması bu latîfe ile olur. Onun seyri, diğer latîfelere olmaz. Mürşidi kâmilin himmet edip, çekdiği kimse bundan müstesnâdır. Sonra rûh latîfesiyle meşgûl olunur. O latîfe sağ memenin altındaki yere bağlanır. Bu latîfe Allahü teâlânın sıfâtı sübûtiyyesinde fenâ vebekâ ile müşerref olur. Sâlik bu latîfenin seyrinde kendi sıfatlarını kendinden nefy eder. (Kendindeki sıfatları yok görür.) Bu sıfatları Allahü teâlâya nisbet eder. ister işitmek, ister görmek olsun, bütün sıfatları Allahü teâlâ işitiyor, o görüyor diye bilir. Kendi işitmesini ve görmesini yok bilir. Buhâlin meydâna gelmesinin, tecellii sıfatdan olduğunu söyler. Bu latîfenin nûru kırmızıdır. Bu latîfenin vilâyeti, hazreti ibrâhîmin “alâ nebiyyinâve aleyhissalâtü vesselâm” ayağının altıdır. ibrâhîm aleyhisselâmın meşrebinde olanların Allahü teâlâya kavuşmaları, kalb latîfesini geçdikden sonra, bu latîfe ile olur. Sonra sır latîfesi ile meşgûl olunur. Sır latîfesi göğsün ortası ve kalbin arası ile irtibâtlıdır. Bu latîfeye tecelliyi şüyûnâtı zâtiyye ile fenâ vebekâ hâsıl olur. Bu latîfeyi beyâz nûr gösterir. Bu latîfenin vilâyeti, hazi Mûsânın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ayağı altındadır.Mûsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü teâlâya kavuşması, önceki mertebelerden sonra bu latîfe ile olur. Sonra hafî latîfesiyle meşgûl olunur. Bu latîfe rûh ile göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, sıfâtı selbiyyededir. Bu latîfenin nûru siyâh nûr ile belirlenmişdir. Bu latîfenin vilâyeti, hazreti Îsânın “aleyhisselâm” ayağı altıdır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Îsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü teâlâya kavuşması, önceki dereceleri kat’etdikden sonra, bu latîfe ile olur. Sonra ahfâ latîfesi ile meşgûl olunur. Bu latîfe, göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, mertebei tenzîh ve mertebei ehâdiyyeti mücerredede, mertebei berzâhiyyenin tecellîsiyle olur. Bu latîfenin nûru, yeşil nûrdur buyurmuşlardır. Bu latîfenin vilâyeti, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem ve âlihî ve eshâbihî efdalüssalâti etemmühâ ve ekmelühâ” ayağının altıdır. Muhammedaleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin, Allahü teâlâya kavuşması bulatîfe ile olur. Önceki mertebeleri kat’etdikden sonra, kalb latîfesinin tecelliyi sıfatının tecellisinden ve evliyânın vilâyeti olan dâirei zılâlî vilâyeti sugrâya seyrden nasîbi vardır. Nefs latîfesinin, sıfatın tecellîsinden veEnbiyânın aleyhimüsselâm vilâyeti olan dâirei sıfatı, vilâyeti kübrâya seyrden nasîbi vardır. Anâsırı erbe’âdan, toprak hâriç diğer üç unsûrunismi bâtın i’tibâriyle tecellii sıfatdan hissesi vardır. Nefsin ismi zâhir i’tibâriyle tecellii sıfatdan nasîbi olduğu gibi. Bu vilâyeti ulyâ dâiresine seyrvilâyeti melâikeye seyrdir. Toprak unsûrunun, nübüvvet kemâlâtı olan tecelliyi zâtdan nasîbi vardır. Letâifi aşere kemâlâtını ve bunların fenâsını elde etdikden sonra tecellî, heyeti vicdânî üzere olur. Çünki âlemi emrin beş latîfesinden ferâğ hâsıl olur. (Ya’nî âlemi emrin beş latîfesini bitirir.) Âlemi halkın latîfeleri ile mu’âmele vâki’ olur. Âlemi halkın latîfeleri, nefs ve anâsırı erbe’âdır. Önce nefs mutma’inne olur. Rızâ ile şereflenir. islâmı hakîkî elegeçer. Sonra anâsırı erbe’ânın asllarına seyr vâki’ olur. Sonra nübüvvetkemâlâtı, Kur’ânı kerîmdeki mukatta’a harflerinin ve müteşâbih âyeti kerîmelerin keşfi, risâlet ve ülûlazm kemâlâtı hâsıl olur. Bilmek gerekir ki,latîfelerin fenâsını elde etmek için, nefy ve isbât zikri yapılır. Bu zikr şu şeklde yapılır: Önceki üsûllerle hapsi nefes edip, (Lâ) lafzı göbekden çekilir. Nefs latîfesinin yeri olan dimâga ulaşdırılır. (ilâhe) lafzı sağ tarafa götürülür. (illallah) lafzı göğüsde bulunan latîfelere uğrayacak şeklde kalbevurulur. Bu sırada Allahü teâlânın hiçbir şeye benzemeyen zâtından başka hiç ma’bûd ve maksûd olmadığı düşünülür. Buna bâzgeşt denir. Bir nefesde, zikrin adedi yirmibire ulaşınca, şartlarına uygun olarak hergünbir vuruş yapar, fenâ bundan hâsıl olur. Beyt: istenen hazînenin nişânını verdik sana, Belki sen varırsın, biz varamadıksada. Bu satırları yazan fakîr (Abdüllahi Dehlevî) derim ki: Bu yolun sonra gelenleri, sâliklerin fırsatı olmadığından, terkîb bakımından yedi olanletâifi aşereye zikr hareketi verdikden sonra, nefs latîfesinin tehzîbinden(ıslâhından) sonra, kalb latîfesinin tehzîbinin eserlerini tercîh etmişlerdir.Zîrâ bu her iki latîfenin zımmında, âlemi emrin dört latîfesine de kendi asllarına kadar, fenâ, bekâ, urûc ve su’ûddan bir renk hâsıl olur. Tedrîcenkendi kemâline ulaşır. Hazreti Îşândan ve onun eshâbı tarafından yapılagelen Allahü teâlânın zikrinde, habsi nefes yokdur. Kalbin hareketi okadar zarûrî değildir. Maksad teveccühi ilallahdır (Allahü teâlâya yönelmekdir.) Ba’zı fâideleri ihtivâ eden bu yazılar teberrüken yazıldı. Allahü teâlâya râzı olduğu ve beğendiği şeklde hamd olsun. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun âline ve eshâbına salât ve selâm olsun.

Yirmibeşinci Mektûb:

insanlardan eziyyet ve sıkıntı olarak bize ne gelirse, hep amellerimizin cezâsı ve karşılığıdır: Beyt: Sana gam ve zulmetlerinden ne gelirse, Hep ağlamakdan ve küstâhlıkdandır. Eğer büyüklere edeb, küçüklere şefkat göstererek yaşansa, hiç kimse size kötülük yapamaz. Kocanıza hizmet ve itâ’ate gayret ediniz. Zîrâ,dünyâ ve âhıretde kurtuluşunuz ve Allahü teâlânın rızâsı bundadır. Kızmayı ve üzülmeyi yutmak gerekir. Dili, uygun olmayan sözlerden uzak tutmalıdır. Nemâza dikkat etmelidir. Bundan sonra kimse size sıkıntı vermez.Farz olmak şartıyla, hangi müslimân bir müslimânın hac yolculuğuna mâni’ olabilir. Fekat size farz değildir. Eğer mestûre hanımlara nasîb olur da,sizden teveccüh isterlerse, elbette teveccüh ediniz. Bu husûsda iznlisiniz. Fâideli olacakdır. Bunun için büyüklerimizden ümmîdim kuvvetlidir.Allahü teâlânın zikrinde ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”sünnetine uymakda dikkatli olunuz. Hak sâhiblerinin haklarına ri’âyete vegüzel ahlâka yapışınız. Bunlar, iyi anılmaya ve iki cihân se’âdetine kavuşmaya sebeb olur. Vesselâm.

Yirmialtıncı Mektûb:

Ma’lûm oldu ki, zâhirî dindârlığınızdan dolayı hacca gitmek istiyorsunuz. Bâtın nisbetiniz ise uzak görünmekdedir. Zîrâ farz olmadığı hâlde, anne ve babanızın haklarına ri’âyet edip, o kadar gam ve eleme
mübtelâ olan hanım hakkını zâyi’ etmeyi tercîh etmek, bir müstehabı yapmak için büyük günâh işlemek, sizin gibi kâmillere lâyık değildir. Zemânın sıkıntı ve eziyyetlerine sabr edip, yüksek makâm sâhibleri gibi kazâya rızâ göstermelisiniz. Bu düşünceyi, farz olmadığı hâlde gönlünüzdençıkarınız. Yoksa fakîri çok üzersiniz. Hak sâhibi dervîşlere sıkıntı vermek,onları üzmek iyi değildir. Hakdan başkasının muhabbetinin zemminedâir yazılması gerekeni siz yazmışsınız. Fakîrin tekrâr yazmasına gerekyok. Allahü teâlâya dönmeli. Zîrâ âhıretde fâidesinden başka, dünyâdaki râhat da bundandır, vesselâm. Beyt: Hiçbir nasîb, sıkıntısız ve tuzaksız değildir, Hakkın halvetgâhından başkasında râhat yokdur. Fekat ta’ziye husûsunu soruyorsunuz. Üzüntülü vaktde ta’ziyede bulunmak, vefât edenin iyiliklerini hâtırlatdığı, dolayısıyla gammı ve üzüntüyü tâzeleyeceği için, ta’ziye yapmayı gecikdirdim. Merhûmeye teveccüh etdiğimden, fazlı ve keremi ilâhî beni kapladı. Hatmler de yapdım.Gönlünüzü toparlayınız. Onun için ne kadar mümkin olursa, kelimeitehlîl okuyunuz. Bâtın terakkîlerine şükrle alâkalı yazdıklarınız yerindedir.Fakîr şunu da bildirmek isterim. Hergün sabâh halkasında önce size teveccüh ediyorum. Hakkınızda nübüvvet kemâlâtı görünüyor. Bu sizin isti’dâdınızın iyiliğindendir. Vaktlerinizi tâ’atlere göre taksîm etmeye ve dostlara teveccühe ehemmiyyet veriniz. inşâallah peşipeşine fütûhâtı ma’nevî, açılmalar hâsıl olur. Mektûblaşamama özrünü beyân eden mektûbunuz geldi. Özrünüz kabûl edildi, afv edildiniz. Bu pervâsızlıklar, ihlâsa ihtimâmsızlığı gösteriyor. Havsala bunu almıyor. Bundan sonra uyanıkolunuz. iki cihânın fütûhâtının, dergâhdan olduğundan ümidvâr olunuz.Vesselâm.

HÜVELGANÎ RiSÂLESi

Abdülganî bin Ebî Sa’îd elÖmerî

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Bu gönlü yaralı dervîş Abdülganî Müceddidî şunu izhâr ederim: Zemânımızda üstün çalışmasıyla gayret ve îmân ma’deni, tarîkat birâderi Abdürrahmân Hân, hazi Şemsüddîn Habîbullah cenâbı Mirzâ Mazheri Cânı Cânân şehîdin“rahmetullahi aleyh” hayâtı hakkında yazılan kıymetli eseri bastırdı. O kitâbın müellifi, hazreti kutbı felekil irşâd gavsulaktâb velevtâd hafî vecelî kemâlâtın mazheri mürşidimiz, Şâh Gulam Alî ismiyle meşhûr Şâh Abdüllah Dehlevîdir “rahmetullahi aleyh”. Kendi hâllerini son derece gizlemek ve inkisâr sâhibi olmak onun mîzâcı şerîfi idi. Yazdığı o eserde hazi Mazheri Cânı Cânân şehîdin halîfelerinden bahs edip, kendi hâlinden hiç bahsetmemişdir. Böyle bir kitâbda onun gibi şânı yüksek bir halîfesinden bahs edilmemesi garîb bir durumdur. Bu sebeble bu fakîr o hazretden ve halîfelerinden (Cevâhiri aleviyye) adlı kitâbdan seçerek kısaca bahs edeceğim. Bu kitâbı fakîrin amcası olan Raûf Ahmed Müceddidî merhûm yazdı. [(Dürri Me’ârif) kitâbını da bu zât yazmışdır.] Onun büyük bir denizden damla misâli yazdığı bu bilgilerden birazı da bu fakîreulaşdı. Beyt: Şâyet Sa’dî onların hepsini yazsaydı, O zemân diğer bir defter de dolardı. Şunu kabûl etmek lâzım ki, Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin irşâdı,dahâ kendisi hayâtda iken o dereceye ulaşdı ki, geçmiş büyüklerimizinba’zılarının irşâdı gibi oldu. Rûm diyârının en ücrâ köşelerine, Şâmdan tâÇine kadar, doğudan batıya o hazretin halîfeleri dahâ o hayâtda iken dünyâya yayıldılar. Miskin kokusu kendinden yayılır. Misk satanın bu güzelkokar demesine gerek yokdur. istihâreden ve hayâtının yazılmasına işâret eden rü’yâlardan sonra hayâtının yazılması anlaşıldı ve yazıldı. Allahü teâlâ en iyi yardımcıdır. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin doğumu: Abdüllahi Dehlevî hazretleri 1158 [m. 1745] senesinde Pencabvilâyetinin Tebâle kasabasında doğdu. Doğum târihi ebced hesâbına göre “Mazheri Cûd (cömerdlik aynası)” ifâdesine denk düşmekdedir. Nesebi hazreti Alî Mürtezâya “kerremullahi vecheh” ulaşır.
Babası Şâh Abdüllatîf, zâhid ve mücâhid bir zât idi. Şübheli korkusuyla insanların hâzırladıkları yemekleri yimez, kırlarda yetişen meyvelerle yetinirdi. Sahrâya gider, zikri cehrî ile meşgûl olurdu. Onun hocası Nasûriddîn Kâdirî idi. Hocasının ve kendisinin mezârı Dehlîde Ceyşpûr denilen yerde Muhammed Şâhînin mezârı yanındadır. Çeştiyye ve Şettâriyye yolundan da pay almışdı. Tam kırk gün hiç uyumadan ve geceleri azbir şey yiyerek, gündüzleri oruc tutarak nefsini ıslâha çalışdı. Abdüllatîf Şâh efendi, oğlu Abdüllahi Dehlevînin doğumundan birkaç gün önce rü’yâsında hazreti Alîyi “radıyallahü anh” gördü. Çocuğuna benim ismimi koy buyurdu. Doğunca ismini Alî koydu. Büyüyüp temyîz yaşına gelince, kendisi edeben hazreti Alînin hizmetçisi ma’nâsında,ismine Gulam Alî dedi. Bu ismle meşhûr oldu. Annesi de o günlerderü’yâsında bir zât gördü. O zât, doğacak çocuğun ismini Abdülkâdirkoyasın buyurdu. Müellif der ki, rü’yâda gördüğü o zât, Gavsüla’zamAbdülkâdir Geylânî “rahmetullahi aleyh” olsa gerekdir. Amcası büyük birevliyâ idi. Bir ayda Kur’ânı kerîmi ezberlemişdi. O da Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” görüp, çocuğa Abdüllah isminin verilmesi emrini aldı. Doğunca babası Alî, annesi Abdülkâdir, amcası da Abdüllah ismini koydu. Babası, onu Hızır aleyhisselâm ile sohbet ehli olan, kendi hocasıNasruddîn hazretlerinden bî’at alması için Dehlîye götürdü. Takdîri ilâhî, oraya vardıkları gece o zât Receb ayının onbirinde vefât etdi. Bununüzerine babası ona biz bî’at için gelmişdik, nasîb değilmiş! Şimdi sen serbestsin. Nereden bir me’arîf gelirse, seni yetişdirebilecek bir âlim vevelî bulabilirsen ona gidip, büyüklerin yolunu öğrenebilirsin, dedi. Bununüzerine, o zemânda Dehlîde bulunan Allah adamlarının sohbetinde bulunmaya gayret etdi. Hazreti Hâce Muhammed Zübeyrin halîfelerindenolan, hazreti Ziyâullah ve Şâh Abdüladlin, Hâce Nâsırın oğlu Hâce MîrDerdin, Mevlevî Fahruddînin, Şâh Nâvû ve Şâh Gulâm gibi Çeştî yolununbüyüklerinin ve diğer büyük zâtların sohbetlerine devâm etdi. Hicrî 1180senesinde yirmiiki yaşına girdiği sırada, Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin dergâhına gitdi. Şu beyt onun hâline uygun idi. Beyt: Aşk secdesi için bir eşik buldum, Öyle bir yer ki, göklere denk gördüm. Mazheri Cânı Cânân hazretlerine kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını, bî’at etmek istediğini arz etdi. Bizim yolumuz tuzsuz taş yalamakgibidir. Sen zevk ve şevk bulunan bir yere bî’at et, buyurdu. Benim arzûm,sizin yolunuzdur deyince, mubârek olsun diyerek talebeliğe kabûl buyurdu. Bu bî’atından sonraki hâlini Abdüllahi Dehlevî hazretleri kendisişöyle yazmışdır: Tefsîr ve hadîs ilmini tahsîl etdikden sonra, Kâdiriyye tarîkatı bî’atını hazreti Şehîd Mazheri Cânı Cânânın mubârek elinden aldım. Bana tarîkatı Nakşibendiyyei Müceddiyyeyi de telkîn buyurdu. Onbeş sene zikr ve murâkabe halkasında bulunmakla şereflendim. Sonra bu fakîre mutlak icâzet verip, halîfesi yapmakla şereflendirdi. ilk zemânlarda Nakşibendiyye yoluna girip, bu yolda çalışmamdan dolayı Gavsüla’zam hazretleri râzı olur mu diye tereddüd etdim. Ma’nâ âleminde gördüm ki, hazreti Gavsüla’zam bir makâma gelip, oturdu. O makâmın tam karşısına da Şâhı Nakşibend hazretleri gelip, oturdu “rahmetullahi aleyhimâ”. Şâhı Nakşibend hazretlerinin huzûruna gitmek istedim.Gavsüla’zam Abdülkâdir Geylânî hazretleri, maksad Allahü teâlâyakavuşmakdır. Oraya gitmenizde hiçbir mahzûr yokdur, buyurdu. Yine kendisi şöyle anlatmışdır: ilk zemânlarda geçimimde çok güçlüklerle karşılaşdım. Elimde ne kadar dünyâ malı varsa hepsi tükendi. Allahü teâlâya tevekkülü ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğlayı dayastık edindim. Bir def’asında za’îflikden o kadar çâresiz kaldım ki, bulunduğum oda benim mezârım olacak diye düşünmeye başladım. Bu durumda iken, Allahü teâlâ yardım eyledi. Bir kimse vâsıtasıyla bu hâldenkurtulmayı nasîb etdi. Elli seneyi kanâ’atle geçirdim. Şöyle anlatmışlardır: O hazret odasında tevekkül köşesine çekilip,ölürsem bu odada öleyim demişdi. O sırada Allahü teâlânın ihsânı yetişdi. O günlerde odasının yanına bir kimse geldi. Kapıyı açınız, dedi. Kapıyı açmadı. Tekrâr açınız, diye ısrâr etdiyse de açmadı. Bunun üzerinepencereden bir mikdâr para atıp gitdi. O gün kalb gözü açılıp, büyük ihsânlara kavuşdu. Âlim ve sâlihlerden yüzlerce kimse uzak memleketlerden huzûruna geldi. Onun hizmetiyle şereflenip, kalblere devâ olan sohbetlerine kavuşdular. Ba’zıları da rü’yâsında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görerek, onun huzûruna gitmesi için emr alarak geldiler. Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî, Şeyh Ahmed Kürdî, Seyyid ismâ’îl Medenî, buzâtlardandır. Ba’zıları da büyüklerin işâretiyle huzûruna gelip, bî’at etdiler. Mevlânâ Muhammed Cân bunlardandır. Ba’zıları ise, kendisini rü’yâda görüp, talebe olmakla şereflendi. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin dergâhında hergün ortalama ikiyüzkişi bulunurdu. Dergâhdaki az bir yiyeceğe ve mâla Allahü teâlâ bereketverir, herkesin bütün ihtiyâcı râhatlıkla karşılanırdı. Abdüllahi Dehlevî hazretleri çok yüksek derecelere ve makâmlara sâhib olmasına rağmen,devâmlı kırıklık ve tevâzu’ içinde yaşardı. Bir gün karşıdan gelen bir köpeğe bakarak: “Yâ Rabbî! Şu mahlûkun hurmetine bana merhamet eyle! Ben kimim ki, her tarafdan talebeler akın akın Allahü teâlâya kavuşmak için geliyorlar. Bizi vesîle ve vâsıta yapıyorlar. Hâlbuki ben, o gelenlerin hâtırı için Rabbimden istiyorum” buyurdu. Abdüllahi Dehlevî hazretleri hadîsi şerîflere uygun yaşardı. Hadîsilminde Şâh Veliyyulah Muhaddisin oğullarından ve kendi hocasından hai şerîf rivâyeti isnâdı aldı. Kur’ânı kerîmi ezberlemişdi. Fekat herkes bunu bilmezdi. Çok az uyurdu. Geceleri teheccüd nemâzına kalkınca, talebeleri uykuya dalmışlarsa, onları da uyandırırdı. Teheccüd nemâzındansonra yatmaz, Kur’ânı kerîm okur, murâkabe ve zikr ile meşgûl olurdu.Hergün on cüz’ okurdu. Sabâh nemâzını ilk vaktinde cemâ’at ile kılardı.Sonra işrak vaktine kadar murâkabe ve zikr ile meşgûl olurlardı. Talebelerinin çok kalabalık olması sebebiyle birkaç halka kurulurdu. Önce gelenler kalkar diğerleri otururdu. Dahâ sonra, hadîsi şerîf ve tefsîr dersiverirdi. Ziyâret için gelenlere, ikrâmlarda bulunur, onlarla kısa görüşür, sıkıntılarını giderdikden sonra müsâde ederdi. Dervîşler kabr düşüncesiyle meşgûldürler, buyururdu. Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerininneslinden ve Muhammed Bâkîbillahın “radıyallahü anhümâ” torunlarından Muhammed Emîr Hân ziyâretine geldi. Büyüklerin torunu olmasıhasebiyle çok alâka gösterdi. Bir müddet sohbetden sonra, bugünlük bukadar buyurup, kalkmasını arzû etdi. Fekat Muhammed Emîr Hân muhabbetinin çokluğundan huzûrundan pek ayrılmak istemedi. HizmetciyeNevvâb Sâhible alâkadar olunuz, o kalkmadı, biz kalkalım, buyurdu vekalkdı. Öğleye doğru biraz yemek yirdi. Zenginlerin gönderdikleri mükellef yemekleri yimez, talebelerine de yidirmez, komşulara, şehr halkındangelen misâfirlere verirlerdi. Ba’zan içinde yemek gelen tencereleri olduğu gibi bırakırlar, herkes istediğini alıp götürürdü. Eğer bir kimse para gönderse ve bu paranın şübheli yerden kazanılmadığını, halâl olduğunu anlarsa, önce kırkda birini zekât için ayırırdı. Çünki, imâmı a’zam hazretlerine göre, nisâba mâlik olunca, bir sene dolmadan zekâtını vermek câizdir. Ayrıca farz olan zekât sevâbına nâfile sevâbı da eklenmiş olur.Sevâbı büyüklerin, bilhâssa hazreti Hâce Behâeddîn Nakşibendin “rahmetullahi aleyh” rûhları için tatlı ve yemekler hâzırlatır, fakîrlere dağıtırdı. Kendi babası için de düâ ederdi. Dergâhda bulunan fakîrlerin borçlarını öder, huzûruna gelip, ihtiyâcını arz eden herkese verirdi. Ba’zan birkimse haber vermeden götürse, onu görmezlikden gelirdi. Ba’zı kimseler kütübhânesinden kitâbları götürürler, sonra da o kitâbları satmakiçin getirirlerdi. O kitâbı medh eder, sonra para vererek alırdı. Ba’zan birkimse efendim bu kitâb sizin kütübhânenizin kitâbıdır. işâreti ve damgası da üzerindedir, derdi. Bunu görmezlikden gelir, o kitâbı satmak için getiren kimseyi incitmeyi men’ ederdi. Bir kâtib aynı kitâbdan bir kaç tâneyazmış buyururdu. Sözümüzün başına dönelim. Öğleye yakın, bir mikdâr yemekdensonra, kaylûle yapardı. Sonra (Nefehât), (Adâbülmüridîn) ve benzerikitâbları bir müddet okuturdu. Sonra öğle nemâzını kılardı. Dahâ sonraikindiye kadar hadîs ve tefsîr dersi yapardı. ikindi nemâzını kıldıkdan sonra hadîsi şerîf kitâbları, (Mektûbâtı imâmı Rabbânî), (Avârifülme’ârif), (Risâlei Kuşeyrî) gibi kitâblar okuturdu. Sonra akşama kadarzikr ve teveccühle meşgûl olurdu. Akşam nemâzından sonra has talebelerine teveccüh eder ve akşam yemeği yirdi. Yatsı nemâzını kılıp, gecenin çoğunu zikr ile geçirirdi. Eğer uyku çok galebe çalarsa, seccâdesi üze
rine sağ yanına yatardı. Ayaklarını uzatarak yatdığı hiç görülmedi. Çoğuzemân murâkabe hâli olan iki diz üstü oturarak uyurdu. Resûlullahın da“aleyhissalâtü vesselâm” böyle yapdığı nakl edilmişdir. Evliyâı kirâmdanda, meselâ Gavsüla’zam da hayâsının çokluğundan böyle oturur, ayaklarını nâdir uzatırdı. Vefâtı, bu edeb hâlinde, ya’nî otururken vuku’ bulmuşdur. ihsânları fakîrlere taksim ederdi. Sert ve kalın elbise giyerdi. Birisi kıymetli bir elbise hediyye etse, onu satar parasıyla bir kaç elbise alarak fakîrlere sadaka olarak dağıtırdı. Birkaç kişinin giyinmesi bir kişinin giyinmesinden dahâ iyidir, buyururdu. Diğer eşyâlar için de böyle yapardı. Resûlullah da “sallallahü aleyhi ve sellem” sert ve kalın elbise giyerdi. Hattâ vefâtında üzerinde böyle bir elbise olduğunu hazreti Âişenin “radıyallahü anhâ” bildirdiği (Buhârî) ve (Müslim)de yazılıdır. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin cömerdliği son derecede idi. Bu husûsda gizliliğe çok ri’âyet ederdi. Ders ve murâkabe halkası sırasında hayâsının çokluğundan insanların yüzlerine bakmaz, gözgöze gelmemeyeçalışırdı. Aynada kendi yüzüne dahî bakmazdı. Müslimânlara o kadar şefkatli ve merhametli idi ki, gecenin ekserisinde, onlara düâ ederdi. HakîmKudretullah Hân onun komşusu idi. Çoğu zemân Abdüllahi Dehlevîhazretlerini gîbet ederdi. Bir def’asında bir sebebden habse düşdü. Abdüllahi Dehlevî hazretleri onu habsden çıkarmak için her çâreye başvurdu. Huzûrunda dünyâlıkdan bahs edilmezdi. Meclisinde ümerâdan ve fukarâdan bahs edilmezdi. Meclisi sanki Süfyânı Sevrînin meclisi gibi idi.Eğer bir kimse gîbet etse, o kötülüğe en lâyık benim, derdi. Bir şahs pâdişâh Şâhı Âlemi kötüledi. O gün Abdüllahi Dehlevî hazretleri oruclu idi.Eyvâh oruc gitdi buyurdu. Bir şahs siz gîbet etmediniz ki dedi. Biz her nekadar gîbet etmediysek de gîbeti işitdik. Gîbetde söyleyen de dinleyende aynıdır, buyurdu. Emri bilma’rûf ve nehyi anilmünker onun şîvesihâline gelmişdi. Bunları dâimâ yapardı. insanları harâmlardan ve kötülüklerden sakındırmakda kimseden korkmazdı. Pâdişâha îkâz için yazdığı birmektûb (Mekâtibi şerîfe) kitâbında mevcûddur. Seyyid ismâ’îl Medenî, Medînei münevvereden Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” izni ve işâreti ile Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelmişdi. Bir def’asında hazreti Îşânın işâretiyle, Şâh cihânCâmi’ine, mukaddes emânetleri ziyârete gitdi. Dönüşünde, orada her nekadar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bereketleri hissediliyor isede küfr zulmeti de var diye arz etdi. Bunun üzerine araşdırdılar. Oraya ba’zımeşhûr kimselerin resmlerinin konmuş olduğunu gördüler. Abdüllahi Dehlevî hazretleri bu husûsda pâdişâha bir mektûb yazıp, o resimleri o mescidden kaldırtdı. Bendîlkuhend denilen yerin reîsi, Nevvâb Şimşîr Behâdır huzûrunageldi. Başında bir hıristiyan başlığı bulunuyordu. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin kalbi daralıp, üzüldü ve bir dahâ bunu giymeyiniz, dedi. O da,eğer bana emri ma’rûf yapdıysanız bir dahâ buraya gelmem deyince; Allahü teâlâ sizi bizim evimize getirmesin, buyurdu. Behâdır Hân gadâbına mağlûb olarak oradan kalkıp gitdi. Dışarı çıkıp, başındaki hıristiyan külâhını hizmetçisine verip, geri geldi ve bî’at edip, talebelerinden oldu. Ba’zıkimseleri harâmlardan sakındırırken yumuşaklık ve kolaylık gösterirdi. ilkdef’a emri ma’rûf yaparken kolaylık göstermek gerekir, buyururdu. Mîr Ekber Alî şöyle anlatmışdır: Amcamın sakalı yokdu. AbdüllahiDehlevî hazretlerinin sohbetine gitmişdi. Hazreti Îşân onun bu hâlini görünce yumuşakca, Mîr kardeşimizin sakalının olmamasına şaşılır, buyurdu. Sonra gâyet yumuşak bir tavırla huzûra geldi. Buyurdu ki: Sizin hânedânınız, büyükleriniz ne buyurmuşlarsa, biz onların buyurduğunu yapıyoruz. Nihâyet o şahs huzûrdan ayrıldı ve sakal bırakdı. Abdüllahi Dehlevî hazretleri dünyâya hiçbir zemân meyl etmezdi.Dünyâyı terk etmekde o hâle geldi ki, zemânın pâdişâhı ve diğer devletadamları dergâha harcanması için para gönderirlerdi. Bunları kabûl etmesi için yalvarırlardı. Çok kere şu şi’ri cevâb olarak bildirirdi. Şi’r: Toprakda oturan bir Süleymânım, ki, bana sultânlık tâcı ar olur. Kırk yıldan beri hep onu giyerim, Uryânlık hil’atim berkarar olur. Tûk ve Surunç beldesinin vâlîsi Emîr Hân da hediyye göndermişdi.Önde gelen talebelerinden Şâh Raûf Ahmede, hediyye gönderen Emîr Hâna şu beyti cevâb olarak yazınız buyurdu: Beyt: Biz fakîrliği ve kanâ’ati şeref biliriz, Emîr Hâna söyle ki, mukadderdir rızkımız. Buyurdu ki: Bizim dayanağımız Allahü teâlânın şu va’dıdır: (Semâda ise, rızkınız (yağmur) ve va’d olunduğunuz Cennet vardır.) (Zâriatsûresi: 22). Sübhânallah! Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin dergâhının dinve dünyâya âid bütün mühim ihtiyâcları gaybdan gönderilirdi. Buyurdu ki: Bizim bu yolumuzda dört şey zarûrîdir. Eli harâmdançekmek, ayağı harâmdan alıkoymak, dîne tam sarılmak ve tam yakîn sâhibi olmak. Ömrünün son zemânlarında son derece za’îf düşdü ve hâlsiz kaldı. Fekat Hâfızın şu beytine ne zemân okusalar, hemen doğrulup otururdu ve kuvvetli bir hâlde teveccühde bulunurdu. Beyt: Her ne kadar gönlü hasta dermânsız bir ihtiyârım, Gençleşirim her ne zemân yüzünü hâtırlarım. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin, serveri kâinât Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” aşk derecesinde bir muhabbeti vardı. ismi şerîfini duyunca kendinden geçerdi. Bir def’asında nakşi kademi şerîfin hizmetçisi teberrüken su getirdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhive sellem” mubârek feyz ve nûr gölgesi üzerinize olsun, dedi. Bu sözleri duyunca kendinden geçdi ve hizmetçinin alnından öpdü. Biz o şerefelâyık bir kimse olabilirmiyiz diyerek, hizmetçiye düâ etdi. Vefât hastalığı sırasında Tirmizînin hadîs kitâbını göğsü üzerinde tutarak okur, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yapdığı işleri bildiren bir hadîsi şerîfe rastlarsa, o hadîsi şerîfe göre amel ederdi. Sünnetolması sebebiyle keçi eti isteyip onu pişirtdi. Kur’ânı kerîm dinlemekdençok zevk alırdı. Fakîrin babasından (Ebû Sa’îdden) evvâbîn ve teheccüdnemâzlarında çok hatimler dinledi. Şevk hâlinin gâlib olduğu zemânlarda dinleyince, kendinden geçerek düşüp kalırdı. Yeter, dahâ okumayınız, dayanamıyorum, buyururdu. Ekseriyâ yanık şi’rleri dinler. Kendilerini vecd hâli kaplardı. Fekat hiçbir zemân istikâmetden ayrılmaz, dîninemr ve yasaklarının aslâ dışına çıkmazdı. EbülHasen Nûri raks etdi. Seyyidüttâife Cüneydi Bağdâdî hareketsiz oturdu. EbülHasen Nûri meâlen:(Senin da’vetini, samîmiyyet ve can kulağı ile dinleyenler ancak kabûl eder…) (En’am sûresi: 36) buyurulan âyeti kerîmeyi esâs aldı. Cüneydi Bağdâdî ise meâlen: (Bir de dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulut geçer gibi geçer…) (Neml sûresi: 86)âyeti kerîmeyi esâs aldı. Cüneydi Bağdâdî hazretleri istikâmetin son derecesinde idi. Müellif der ki: Ba’zan tarîkatı müceddidiyyede hazreti Müceddidin babasından intikâl eden Çeştiyye tarîkatı nisbeti de zuhûrederdi. Hazreti Müceddid kemâl derecesinde temkîn sâhibi olmasına rağmen ondan da ba’zan Çeştiyye nisbeti zuhûr ederdi. Ba’zan zevk ve şevkhâlinin kapladığı nakl edilmişdir. Beyt: Güzellerin sâhib olduğu güzelliklerin hepsine, Sen tek başına şekl, şemâil, harekât ve sekânatda sâhibsin. Sübhânallah, söz nereden nereye geldi. Mısra’: Ezelî üstâd ne söyle derse onu söylerim. Abdüllahi Dehlevî hazretleri çok nâzik ve son derece nazîf (temiz)idi. Eğer huzûrunda bir kimse tönbeki (tütün) içse, onun dumanından râhatsız olurdu ve güzel kokulu ud yakdırırdı. Mescidimizi afganlılar helâsbildiler [eziyyet yeri yapdılar], buyurdu. Ba’zı talebelerinden şöyle işitdim: Hocamız odasında iken odasından zemân zemân son derece hoş kokular yayılırdı. O zemân anlardık ki,Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Evliyânın büyüklerinin rûhâ
niyyetleri teşrîf etmişlerdir. Abdüllahi Dehlevî hazretleri buyurdu ki: Hazreti Hâce Nakşibendin ve hazreti Müceddidin rûhâniyyetlerini görüyorum. Bir def’asında karnım ağrıdı, hastalandım. Hazreti Müceddidin rûhâniyyetinden yardım istedim. O ânda mubârek yüzünü yüksekde gördüm. O hastalığı bendençekip kaldırdı, sıhhate kavuşdum. Buyurdu ki: Çeştiyye yolunun büyüklerinin katığı muhabbetin zevkiyle kendinden geçmek, sima’ ve salevâtdır. Bunlar kalbe çeşid çeşidşevk verir ve yârin yüzünden perdeyi kaldırır. Biz silsilei Nakşibendiyyemensûbları katık olarak muhabbet şerbetini içenleriz. Bizim muhabbetimizi artdıran, kalblerimize çeşid çeşid zevk bahş eden şeyler hadîsi şerîfler ve salevâtı şerîfelerdir. Mısra’: Onlar öyledir, ben de böyleyim yâ Rabbî, Allahü teâlânın mubârek ismini andığı zemân âh, âh diyerek kendinden geçer, aşkı ilâhî ile yanıp tutuşduğu görülürdü. Mevlânânın “aleyhirrahme” şi’rlerini okurdu. Beyt: Âlimlerin âdâbı başkadır, Cânı yanmışların âdâbı başkadır. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin sözleri: Buyurdu ki: Fakîr kelimesindeki (fa) harfi, fakîrlik, yoksulluk çekmek,(kaf) harfi kanâ’at etmek, (yâ) harfi Allahü teâlâyı yâd etmek, (ra) riyâzetçekmekdir. Bunların hepsi yapılırsa (fa) fadlı hüdâ, (kaf) kurbi mevlâ, (yâ)dostluk, (ra) rahmete kavuşmak olur. Yoksa bunlar yapılmazsa (fa) fadîhat, rüsvâ olmak (kaf) kahr, (yâ) ye’s ve (ra) rüsvâlık olur. Buyurdu ki: Zevk, şevk, keşf ve kerâmete tâlib olan kimse, tâlibiHüdâ olamaz. Müellif der ki: Hâfız şöyle buyurdu: Beyt: Eğer bu fadl ve kereme verirsek kerâmet adı. Benlikle boyanmış olan hırka bize âr olur, Yine o şöyle demişdir: Harabât ile oturanlar kerâmetden bahs etmesin, Her sözün bir vakti ve her nüktenin bir yeri vardır. Buyurdu ki: Kemâlâtda vaslı uryânî hâsıl olur. O makâmdan sâlikin nasîbi ye’s ve mahrûmlukdan başka bir şey değildir. Her ne kadar vüsûl varsa da husûl değildir. Buyurdu ki: Tâlibin her vakt her ibâdetden ayrı ayrı lezzet alması, uyanık olması lâzımdır. Nemâzda nasıl hâllere kavuşduğunu, Kur’ânı kerîm okurken nasıl bir nisbetin, bağlılığın zuhûr etdiğini, hadîsi şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, kelimei tevhîd söylerken nasıl birzevkin meydâna geldiğini bilmelidir. Bunun gibi, şübheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günâhları da buna kıyâs ederekte’sîrlerini bilmelidir. Buyurdu ki: Vilâyetde hatarat (hâtıra gelen düşünceler) zararlıdır.Bunlar nübüvvet kemâlâtında zararlı değildir. Emîrülmü’minîn Ömer “radıyallahü anh” buyurdu ki: “Ben nemâzda olduğum hâlde, ordunun hâzırlığını düşünürüm.” Güneşe bakmak, kalbe hatarâtın gelmesine ma’nîdeğildir. Buyurdu ki: Yemekde nefsin bir rızâsı, bir de hakkı vardır. Nefsin rızâsı çok ve lezzetli yiyecekleri yimekdir. Nefsin hakkı ise, farzları vesünnetleri yapmak için güç kazanacak kadar yimekdir. Buyurdu ki: Nakşibendiyye yolu dört şeyden ibâretdir: Bîhatıragî (Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak), devâmı huzûr, cezebât ve vâridât. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. O kemâllerden, her asrdaki ümmetinde o zemâna uygun olanlar zuhûr etmişdir ve edecekdir. Feyzler hazînesi olan mubârek bedeninin kemâlleri, aç durmak,cihâd ve ibâdet etmek olup, bunlar Eshâbı kirâmda göründü. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek kalbi ile alâkalıolan kemâller, istigrâk (nûrlara gark olmak), kendinden geçme, zevk veşevk, âh, feryâd ve vahdeti vücûd sırları olup, Cüneydi Bağdâdînin“rahmetullahi aleyh” dilinden evliyâya verildi. Bâtın nisbetinde kendini yok etmek, yok olmak, Nakşibend büyükleri ile Hâce Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinde ortaya çıkdı. Şerefli Muhammed ismi ile alâkalı kemâl mertebeleri ve olgunluklar, Müceddidi elfi Sânî zemânında zuhûr etdi. Buyurdu ki: Halâl kazanç sağlamak mü’minlere farz, zarûrîdir. Âriflere ise halâlin fazlasını da terk zarûrîdir. Müellif der ki; tasavvuf ehli azîmet ile amel ederler. Buyurdu ki: Nefsinin arzûlarına tâbi’ olan, Allahü teâlâya nasıl kulolur? Ey insan! Kime tâbi’ isen, onun kulu olursun. Buyurdu ki: Açlıkla geçen gece dervişlerin mi’râcıdır. Buyurdu ki: Sofî, dünyâ ve âhıreti bırakıp, Allahü teâlâya yönelenkimsedir. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî şöyle demişdir:
Beyt: Âşıklar insanlardan başka bir milletdir. Onlar için mezheb ve millet Hüdâdır. Buyurdu ki: Düâ ederken nûrlar akıp gelir. Düânın kabûl olması bakımından bu bereketleri ayırmak zordur. Ba’zıları demişlerdir ki, eğer ikielde ağırlık hissedilirse, düânın kabûl alâmetidir. Biz deriz ki, eğer sadrın inşirâhı, ya’nî göğüsde bir genişleme, kalbde açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir. Buyurdu ki: Bî’at üç kısmdır: Birincisi, mürşidi kâmillere tevessüliçin bî’atdır. ikincisi, günâhlardan tevbe içindir. Üçüncüsü, nisbet elde etmek için yapılan bî’atdır. Buyurdu ki: insanlar dört kısmdır. Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd, âhıreti isteyen merd, âhıretlebirlikde Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız Hak teâlâyı isteyen ferddir. Buyurdu ki: Hatarâ, kalbe gelen düşünceler, dört kısm olup, şeytânî, nefsânî, melekî ve hakkânîdir. Şeytânî olanı sol tarafdan gelir. Nefsânî olanı yukarıdan, ya’nî dimâgdan gelir. Melekî olanı sağ tarafdan gelir. Hakkânî olan fevkalfevkden gelir. Buyurdu ki: Nübüvvet hâriç, insan için mümkin olan her kemâlât hazi Müceddidde zuhûr etmişdir. Rubâî: Gayb perdesinin ardında bulunan güzellikler, Senin eşsiz sima’nda hepsi zuhûr etdiler. Hayâl kalemi gönül sahîfesine ne çizse, Senin düzgün şeklini ondan güzel etdiler. Buyurdu ki: Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” üveysî olmak isteyen yatsı nemâzından sonra, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ellerini kendi ellerinde imiş gibi tutup,şöyle demelidir: Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî’at etdim: Eşhedüenlâ ilâhe ilallallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû,demek, nemâz kılmak, zekât vermek, Ramezânda oruc tutmak ve gücümolduğunda Kâ’beye gidip, hac etmek. Bir kaç gece bunu yapmalıdır. Eğerbüyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rek’atnemâz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccih olarak oturmalıdır. [Se’âdeti Ebediyye: 957.ci sahîfe.] Buyurdu ki: Allahü teâlâ bana öyle bir idrâk, ya’nî anlama kuvvetiihsân etdi ki, bedenim de, kalb gibi oldu. Önden, arkadan, sağdan, soldan kim gelirse, onun nisbetini bilirim. Buyurdu ki: Üç kitâbın benzeri yokdur. (Kur’ânı kerîm), (Sahîhi Buhârî) ve Mevlânâ Celâleddîn Rûmînin (Mesnevî)si. [Ya’nî, evliyâlık yolunun kemâlâtını bildiren kitâbların en üstünü Mesnevîdir. Evliyâlık ve nübüvvet yollarının kemâlâtını ve inceliklerini bildirmekde ise, imâmı Rabbânînin Mektûbâtının eşi yokdur. (Se’âdeti Ebediyye: 186)] Buyurdu ki: Evliyâ üç kısmdır. Erbâbı keşf, erbâbı idrâk ve erı cehl. Buyurdu ki: Evliyâdan çok az kimse hazreti Müceddidin ulaşdığıkemâlâta ulaşabilmişdir. Eğer o vahdeti vücûd evliyâsının temâmına teveccüh etseydi, onları vahdeti şühûdun ana caddesine ulaşdırırdı. Buyurdu ki: Sa’dî şirâzî, Sühreverdi yolunda anlayış sâhibi bir kimseydi. Tesavvufu iki sözle ne güzel anlatmışdır: Şi’r: Âlim, mürşid üstâd Şihâbeddîn Sühreverdî, Bana su üzerinde iki nasîhat verdi. Biri aslâ kendini hiç iyi bilmemekdir, Diğeri başkasını hiç kötü görmemekdir. Buyurdu ki: Bizden konuşan bizim elbisemize bürünür ve bizim tavrımızı seçmiş olur. Rubâî: Ya mâvi gömlekli yâr ile gezme, Ya da evi barkı hâtırından sil. Ya file bakanla arkadaş olma, Ya da içine fil sığacak, yap binâ. Buyurdu ki: Mü’minlerden ba’zısının rûhunu melekül mevt alır.Ehassülhasın (seçilmişlerin) rûhu kabz edilirken melek de bulunmaz. Müellif derim ki: Muhtemeldir ki, bu söz şu âyeti kerîmelere işâretdir: Meâlen: (Allah, nefslerin ölümü zemânında henüz ölmemişlerin de uyudukları sırada canlarını alır…) (Zümer sûresi: 42) ve “(Ey Resûlüm, onlara) de ki: Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği, (Azrâil) canınızı alacak…) (Secde sûresi: 11) Buyurdu ki: Dervişlerin geçimi şöyle olmalıdır ki, ibni Yemîn kübrevî bunu nazmla şu şeklde bildirmişdir: Nazm: Bir arpa ekmeği, bir yün hırka, bir acı su, Bir mushaf ve hadîsi peygamberî doğrusu. iki üç cüz’ yetişir fâideli ilmlerden, Öf, bu ibni Sinânın ve Unsûrînin boş sözlerinden. Bir de karanlık kulübe ki, aydınlatmak için, Güneşe minnet etmek değer mi bunun için.
Bir iki ahbâbla ol ki, yarım arpa etmez, Melik Sencer katında onlara yer verilmez. Bu se’âdete hasret gitdi nice sultânlar, Kayserin, iskenderin tâcını arayanlar. Yine Cemâlînin şi’rlerini de okudular: Rubâî: Hak bana bir izar, bir de ridâ verdi, Ne hırsız derdi var ne de mal derdi. Bedenimde hasır ve post izi var, Bir de gönül dost derdiyle bî karar. Cemâlîye kâfi’dir bu kadarlık, Rindlik, serhoşluk ve aldırmazlık. Buyurdu ki: Nûrânî akl, vâsıtasız maksûda yol gösterir. Zulmânî aklise, mürşidin hidâyet ışığı ile yol bulur. Buyurdu ki: Tâlib bir ân bile matlûbu anmakdan gâfil olmamalı. Beyt: Bu aşk şerbetinden, Hüsrev bulunmaz, Ciğer kan olmadıkca tad alınmaz. Buyurdu ki: Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günâhların başıdır. Günâhların başı da küfrdür. Beyt: Dünyâya tapanlar, kâfirânı mutlakdırlar, Gece gündüz vak vak ve zak zakdadırlar. Buyurdu ki: Kendini yok bilmek öyle bir şeydir ki, sâlik aslâ ben diyemez. Nitekim Hâcei Ahrâr “radıyallahü anh” şöyle buyurdu: EnelHak demek kolaydır. Eneyi yok etmek müşkildir. Buyurdu ki: Senaînin beyti de bu ma’nâdadır: Beyt: Dostdan geri kaldığın söz, ister küfr veyâ îmân olsun, Seni yârdan ayıran harf, ister çirkin veyâ güzel olsun. Buyurdu ki: Sâlik başlangıçda nâfilelerden geri durur, farzlar ve süni müekkedelerle iktifâ eder. Buyurdu ki: Müceddidiyye tarîkatı dört feyz deryâsına sâhibdir.Bunlar, Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çeştiyye ve Sühreverdiyyedir. Lâkin birincisi, dahâ fazladır. Buyurdu ki: Tarîkatı inkâr odur ki, imtiyâzı kaldırıp, Hakdan başkahiçbir şeyi görmemekdir. Buyurdu ki: Hizmet görmek isteyen hocasına hizmet etsin. Mısra’: Hizmet edene hizmet edilir. Buyurdu ki: Şimdi za’îf düşdüm. Dahâ önce Şâhcihân âbâdda Câmii mescidin havuzundan acı su içer, günde otuz cüz’ Kur’ânı kerîmokurdum. Onbin def’a kelimei tevhîd söylerdim. Bâtın nisbetim o kadarkuvvetlenmişdi ki, mescid temâmen nûr ile dolardı. Bunun gibi geçdiğimher köşe nûrla dolardı. Azîz bir zâtın kabrine gitsem, onun nisbeti kaybolurdu. Fekat ben kendi nisbetimi örterek o büyük zâta tevâzu’ gösterirdim. Beyt: Âcizliğimizden bu kadar haber veriyorum, Çünki yanağından gözümü ayıramıyorum. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin “kuddise sirruh” ilhâmları ve keşfleri: Buyurdu ki: Bir gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hasretinden dolayı kendimden geçip, üzerime toprak serpdim. Dîni islâmda hoş bir iş olmayan bu davranışımdan dolayı bir de zulmet peydâ oldu. Şehîd Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olanMîr Rûhullahı rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki, Resûlullah “sallallahüaleyhi ve sellem” oturmuşlar seni bekliyor. Büyük bir şevkle huzûrlarınakoşdum. Beni kucakladılar. Abdüllâhı Dehlevî hazretleri bunu söylerkenkollarını açıp, kucaklar gibi yaparak anlatdı. Sonra şöyle anlatdı. SonraSeyyid Emîr Gilâlin “rahmetullahi aleyh” şeklini aldılar. Buyurdu ki: Birgün yatsı nemâzını kıldıkdan sonra uyumuşdum. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” teşrîf edip, beni uyumakdan men’edip, sakındırdı. Buyurdu ki: Bir def’asında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”rü’yâmda gördüm. Yâ Resûlallah (Beni rü’yâsında gören gerçekden görmüşdür) sözü sizin hadîsi şerîfiniz mi, diye sordum. Evet, buyurdu. Devâmlı tesbîh ve tahmîd okuyarak, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”mubârek rûhuna gönderirdim. Bir def’asında okumamışdım. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Tirmüzînin şemâilinde ta’rîfetdiği şemâli ile teşrîf ederek, beni uyardı, okumamışsın, buyurdu. Birdef’asında beni Cehennem ateşi korkusu sardı. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Buyurdu ki: Her kimin bize muhabbeti varsa, o Cehenneme gitmeyecekdir. Bir def’asında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Senin ismin Abdüllah ve Abdülmuheymin, buyurdu. Birdef’asında gördüm ki, yüzüm Sultânülmeşâyıh Nizâmeddîn Evliyânın mubârek yüzüne çok benziyordu. Bir def’asında şöyle gördüm, bir şahs, Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin gömleğini getirip, o senin pîrindir, dedi. Bendedim ki: Benim pîrim Mirzâ Cânı Cânândır “rahmetullahi aleyh” dedim.Bir kaç def’a o sözümü tekrâr edip, sonunda o Sultânülmeşâyıh seninsohbet pîrindir, dedi. Bir def’asında hazreti Müceddid teşrîf ederek senbenim halîfemsin, buyurdu. Bir def’asında da hazreti Hâce Nakşibend teşrîf buyurarak gömleğimin altına girdi, buyurdu. Bir gün büyük bir zât gelip, yanıma oturdu. ismini sordum. Behâeddîn, dedi. Bir def’asında bir şahsbir hil’at getirerek GavsülA’zam bunu sana ihsan etdi, dedi. Mevlânâ Hâlid “kuddise sirruh” bu hil’ati kutbiyyetdir, diye arz etdi. Bunun üzerinetevâzu’sundan o makâmın adını dilime alamam, buyurdu. Birgün hazreti Bâkîbillâhın mezârına giderek, teveccüh etmelerini arz etdim. Mezârdan çıkarak teveccüh buyurdu. O sırada öğle vakti (çoksıcak) idi. Çabuk kalkdım. Niçin kalkdım diye hâlâ hasretini çekerim. Oteveccühün keyfiyyeti beyân edilemez. Bir gün Hâce Kutbuddînin mezârına gitdim. Allah için bir şey ihsân ediniz, dedim. Bunun üzerine ağzınakadar su dolu bir havuz gördüm. Su, havuzun kenârlarından taşıyordu.Kalbime şöyle ilka oldu. Senin sînen müceddidiyye nisbetiyle bu havuzgibi doludur. Başka nisbete yer yok. Yine bir def’asında SultânülMeşâyıhın (Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin) mezârına giderek, teveccühdebulunmasını arz etdim. Sizde kemâlâtı Ahmediyye hâsıl olmuşdur, buyurdu. Kendi nisbetlerini de ihsân etmesini arz etdim. Teveccüh buyurdu. Onun yüzünü kendim, kendimi de onun yüzü şeklinde gördüm. Sonderece haz, pay aldım. Bir def’asında Hâce Muhammed Zübeyrin “rahmetullahi aleyh” vefât yıldönümü gününde bulundum. Teşrif edip, çok ibâdet ediniz. Bu yolda çok kulluk etmek gerekir, tâ ki tasarrufdan bir kapıaçılsın, buyurdu. Sizin mertebeniz nasıl hâsıl oldu diye arz etdim. Çok ibâdet etmekle, buyurdu. Bir gün bulunduğum yeri güzel bir koku sardı. Bakdım ki, üst tarafımda güzel kokular saçan nûrlu bir rûh göründü. Çevresini güneş gibi aydınlatıyordu. Bu kimdir diye hayrân kaldım. Sonra hâtırımdan Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek rûhu mu, yâhud daGavsüla’zamın “radıyallahü anh” rûhu mu dur diye geçdi. Bir günböyle güzel bir hâl yine hâsıl oldu. Dergâhda bulunanlar arasında bir niza’ çıkmışdı. Hazreti Müceddidin “radıyallahü anh” rûhâniyyeti gelip, buyurdu ki: Her kim niza’ yaparsa, onu dergâhdan çıkarınız buyurdu. Bir günSeyyidetünnisâ “radıyallahü anhâ” bulunduğum yere gelip, ben seniniçin dirildim ve geldim buyurdu. Bir gün şübheli bir yemek yimişdim. Hazi şehîd Mazheri Cânı Cânânı gördüm. Beni kusdurdu ve her yemeği yimemek gerekir, buyurdu. Bir def’asında bana kayyûmiyyet makâmısana ihsân edildi diye ilhâm olundu. Bir gün de senden yeni bir tarîkat hâsıl oldu diye ilhâm edildi. Bir gün bulunduğum mekânı genişletmeyi düşündüm. Senin ehli ıyâlin yok, ne lüzûmu var diye ilhâm olundu. Birdef’asında komşumun yerini almak istedim, niçin komşuna zorluk çıkarıyorsun diye ilhâm olundu. Bir def’asında Haremeyni şerîfeyni ziyâret içinhâzırlandım. Senin burada kalman dahâ iyidir diye ilhâm olundu. Bir gün,ey Şeyh Abdülkâdir Geylânî, Allah için bir şey ihsân et, dedim. Yâ Erhamerrâhimîn bir şey ihsân et de diye ilhâm olundu. Bir günde şöyle ilhâmolundu: Hazreti SultânülMeşâyıh kendi halîfelerini Dekkene gönderdi. Sizi de Kâbil ve Buharâya. Ses ve lahnden müberra’ olan kelâmı Rabbânîyi üç def’a işitdim. Bir def’a medresede, iki def’a da şu ânda ikâmetetdiğim mekânda, ya’nî dergâhı şerîfde işitdim. Bir gece, yâ Resûlallahdiye seslendim. Söyle ey sâlih kul buyurdu. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin ba’zı kerâmetleri: Bütün âlimler, velîler ve sonsuz feyzlerin tâlibleri açıkca bilirler ki;hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyı sevmek ve Seyyidi Enbiyâya “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak gibi olamaz. Bu iki temel husûs, Abdüllahi Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Ya’nî, kerâmetden üstünolduğu bildirilen istikâmet üzere idi. Onun kerâmetlerinin en büyüğü vehârikalarının en üstünü, tâliblerin kalblerine tasarruf etmesi, hakkın feyzve bereketlerini kalblerine akıtması idi. Bu büyük iş, Abdüllahi Dehlevîhazretlerinde o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri cildlerle kitâb olur.Binlerce tâlibin kalbini devâmlı Allahü teâlâyı zikr eder hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşdurdu. Çoklarını yüksek hâllere ve makâmlara erişdirdi. Bütün bunların yanında dünyâya âid kerâmetleri, ilâhî ilhâmlarla gaybdan haber vermeleri ve haber verdiği gibi hâdiselerin vukû’u çok idi. insanların müşkillerini çözer, derdleri ve istekleriiçin düâ ederdi. Çoklarının işleri onun düâları ile hâllolurdu. Beyt: işlerin olması mutlak Allahdandır. Sakın zannetmeyin ki, Abdüllahdandır. O yüksek makâmlar sâhibinin her sözü, hârika olup, Allahü teâlânın Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” mu’cizelerinin şu’âları idi. Birçokları Abdüllahi Dehlevî hazretlerini rü’yâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûruna gelir, yüksek makâmlarakavuşarak memleketlerine dönerlerdi. Tâliblerin sayısı çok olmasına rağmen, teveccüh ederek, herbirini makâmdan makâma geçirir, hâlden hâle ulaşdırırdı. Teveccühünün kuvvetli olması sebebiyle, senelerce sürecek işleri günlere sığdırırdı. Çok fâsık ve fâcir kimse onun teveccühleri sebebiyle tevbe edip, doğru yola girmişdir. Ba’zı kâfirler onun küçük bir iltifâtı ile müslimân olmakla şereflenmişdir. Hind brehmenlerinden birinin gâyet güzel yüzlü, yakışıklı bir oğlu var dı. Bu gayri müslim bir genç birgün Abdüllahi Dehlevî hazretlerininmeclisine geldi. Severek sohbetini dinlemeye başladı. O meclisde bulunanlar, onun bu hâline hayret etdiler. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin başlıkları o gencin üzerine düşünce, gencin kalbinde birdenbire bir değişiklik oldu. Hemen küfrden tevbe edip, müslimân oldu. Böylece yüz güzelliğine bir de islâmın ve îmânın güzelliğini, nûrunu ekledi. Beyt: Evliyâ ile onları candan severek otur, Onlarla oturan köle, kalkınca sultân olur. Abdüllahi Dehlevî hazretlerine hizmet edenlerden Mevlevî Kerâmetullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmışdı. Abdüllahi Dehlevî hazretleri elini onun üzerine koyarak himmet etdi. Allahü teâlânın izniyle hastalık o ânda geçdi. Bir def’asında gitmekde olan bir gemiye teveccüh etdi. Gemi olduğu yerde kaldı. Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmışdı. Dönerken yolda hocası Abdüllahi Dehlevî hazretlerini birdenbireyanında gördü. Ona, hızla git, kâfileden uzaklaş, yolda soyguncalar vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar, buyurdu ve gözden kayboldu. Ahmed Yârşöyle anlatmışdır: Sür’atle kâfileden uzaklaşdım. Ben uzaklaşıp gitdikdensonra, yol kesiciler gelip, kervânı soymuşlar. Ben kurtuldum ve sağ sâlim evime ulaşdım. Muhlis talebelerinden Zülf Şâh şöyle anlatmışdır: ilk zemânlarımda, hocam Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna (talebe olmaya)gidiyordum. Onu hiç görmemişdim. Çölde yolumu kaybetdim. Heybetlibir zât karşıma çıkdı ve bana yolu gösterdi. Siz kimsiniz, dedim. Ben ziyâreti için yanına gitmek istediğin kimseyim, buyurdu. Bu hâl bir kaç def’abaşıma geldi. Meyân Ahmed Yâr şöyle anlatdı: Bir gün hocam Abdüllahi Dehlevî hazretleri ile, kızı vefât etmiş olan ve hocama muhabbeti olan yaşlı vesâlihâ bir hanımın evine ta’zîyeye gitdik. Hocam o hanıma hitâben: Allahü teâlâ sana vefât eden kızına karşılık dahâ iyisini ihsân eder, buyurdu.Kadın, efendim ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bizim çocuğumuzun olması mümkin değil, dedi. Sonra hocamla birlikde o evden çıkdık.O kadının evinin bitişiğindeki mescide gitdik. Hocam abdestini tâzeledive iki rek’at nemâz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya düâetdi. Sonra bana dönüp: Allahü teâlâya o kadına çocuk vermesi içindüâ etdim. Düâmın kabûl olunduğuna dâir alâmetler gördüm. inşâallahçocuğu olacakdır, buyurdu. Dahâ sonra hocamın buyurduğu gibi Allahüteâlâ o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı. Bir gün bir kadın huzûruna gelip, hastasını şifâya kavuşdurulması için Allahü teâlâya düâ etmesini arz etdi. O kadına kendi sofrasını verdi.içinde ekmek ve kebab sarılı idi. Kadın evine gidince sofra bezini açıp,içindeki ekmeğin ve kebabın helvaya dönüşdüğünü gördü. Anladı ki,hastasının eceli gelmişdi. Hastası vefât etdi. Talebelerinin büyüklerinden Mîr Ekber Alînin akrabâsından bir kadın hastalanmışdı. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinden onun hastalığının geçmesi için düâ istedi. Fekat düâ etmedi. Def’alarca düâ etmesini istirhâmedince: Bu kadın onbeş günden çok yaşamaz, buyurdu. Allahü teâlânıntakdîri ile onbeşinci gün vefât etdi. Mîr Alî, kadına teveccüh edip, hastalığının iyileşmesi için uğraşdı. Fekat yaşaması için fâide vermedi. Abdüli Dehlevî hazretleri o kadının cenâzesinde bulundu ve Mîrin teveccühlerinin bereketleri bu kadının üzerinde açıkca görülmekdedir, buyurdu. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin dergâhının yakınında râfizî’ bir kadına âid yer vardı. Dergâh küçük geldiğinden genişletilmesi gerekiyordu.O yeri sâhibi olan kadından istediler. Fekat kadın inad edip, vermedi. Nihâyet Delhînin ileri gelenlerinden olan Hakîm Şerîf Hânı ona gönderdiler.Eğer satıp, para almakdan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim.Sen nezr, hediyye gibi bize verdiğini söylersin, dediler. Allahü teâlânın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hakîm Şerîf Hânın sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdüllahi Dehlevî hazretleri hakkında, râfizîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin ve kaba sözler söyledi. Hakîm Şerîf Hân oradan kalkıp, Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu anlatdı. Bununüzerine ellerini açarak: Yâ Rabbî! Söyledikleri senin indinde ma’lûm,dedi. Allahü teâlânın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zemânda öldü. Çocuk da hastalandı. Yakınları başlarına gelenlerin yapdıkları kötü iş sebebiyle olduğunu anladılar. O hastalanan çocuğu AbdüllahiDehlevî hazretlerinin huzûruna gönderdiler. O yeri de hediyye etdiler. Hakîm Rükneddîn Hân başvezîr olunca, Abdüllahi Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra, hiç birsebeb yok iken Rükneddîn Hân o vazîfeden atıldı. Bir dahâ o yüksek makâma gelemedi. Başka bir seferinde de Delhî vâlîsine kalbi kırıldı ve o gün vâlî de görevinden alındı. Bir def’asında, halîfelerinden bir kaç kişi, uzak bir yoldan Abdüli Dehlevî hazretlerinin huzuruna dönüyorlardı. Yolda kendi aralarında şöyle konuşdular: Huzûruna gelenlere teberrüken bir hediyye vermekhocamızın âdetidir. Biri dedi ki: Bana bir seccâde vermesini arzû ederim. Öbürü bana da bir takke vermesini arzû ederim, dedi. Üçüncüsü debaşka bir şey söyledi. Huzûruna vardıklarında herkese temennî etdiği şeyi ikrâm etdi. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinden böyle kerâmet çok vukû’ bulmuşdur. Def’alarca kalbden geçenleri ihsân etmişdir. Abdüllahi Dehlevî hazretleri, bir gün Hakîm Nâmdâr Hânı hastalığı sebebiyle ziyârete gitdi. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış veşu’ûru gitmiş bir hâlde buldu. Yakınları hastalığının geçmesi için teveccüh buyurmasını arz etdiler. Hastaya bir bakdı ve o ânda hastanın şu’ûruyerine geldi, gözlerini açdı. Hasta râhatladı. Bir müddet onunla konuşdu.Sonra Abdüllahi Dehlevî hazretleri gitmek üzere kalkdı. Adımını kapıdandışarı atar atmaz, hasta vefât etdi. Bir şahs Buharâdan Hindistânın Kâbil şehrine gidiyordu. Bir nehrigeçerken devesi, üzerindeki ticâret malları ile birlikde suya batdı. Okimse eğer devem ve ticâret mallarım kurtulursa Abdüllahi Dehlevî hazretlerine bir çörek hediyye edeceğim, dedi. Allahü teâlânın yardımıyla devesi ve malları kurtuldu. Huzûra gelip, hâdiseyi anlatdı. Bize vereceğiniver, buyurdu. O da verdi. Ahmed Yârın amcasını sultân habs etmişdi. Ahmed Yâr ağlıyarakhocası Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu arz etdi. Birkaç kişi yanınıza alıp, gidin onu habsden çıkarıp geliniz, buyurdu.Kal’anın etrâfı nöbetçi askerlerle kuşatılmış, onu nasıl alıp getirebiliriz, deyince, siz orasını düşünmeyin. Sözümü dinleyiniz, onu kurtarırsınız, buyurdu. Bunun üzerine kal’aya gitdiler. Nöbetçiler onları hiç göremediler.Bunlar kimdir, nereye gidiyorlar demediler. içeri girip, habsdeki kişiyi kurtardılar. Nöbetcilerden hiçbirisi onlara müdâhale etmedi. Mevlevî Fadl imâmın oğlu çok hasta idi. Rü’yâsında AbdüllahiDehlevî hazretlerinin teşrîf etdiğini ve hastaya birşey içirdiğini gördü. Sabâhleyin hasta iyileşdi. Bunun üzerine bir hediyye götürüp, takdîm etdi.Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir, buyurdu. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna bir şahs gelip; Efendim,oğlum iki aydan beri kayıbdır. Beni çocuğuma kavuşdurması için Allahüteâlâya düâ eder misiniz, dedi. Bunun üzerine, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse çok şaşırarak, ben evden dahâ şimdi geldim, dedi. Tekrâr evinize gidiniz, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitdi ve gerçekden çocuğunu evde buldu. Bir gün bir hanım Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelip: Oğlum doğru yoldan ayrılıp, uygunsuz kimselerin emrine girdi. Yanlış işler yapıyor, dedi. Oturup beklemesini söyledi ona ve oğlunun hâline teveccühetdi. Oğlu aralarına karışdığı kimselerden ayrılıp, doğru yola girdi. Garîbullah Saka, Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin feyzlerinden istifâde edenlerdendi. Bir gün şiddetli bir hastalık sebebiyle neredeyse ölmek üzere idi. Akrabâları onu seher vakti Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin huzûruna götürdüler. Hastaya bir teveccühde bulundu, hasta o ânda iyileşdi. Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib şöyle anlatmışdır: Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zemânlar, acâib ve garîbşeyler müşâhede ederdim. Bir def’asında sabâh nemâzından sonra murâkabe ve zikr zemânında, kitâbı koltuğumun altına alıp, okumak niyyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve otur, meşgûl ol, buyurdu. Büyükküstâhlık edip, sizin huzûrunuza gelmemin sebebi zahmet ve zorlukçekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çekdikden sonraher yerde mümkündür, dedim. Şâhı Nakşibend Behâeddînin hurmetinesana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur buyurdu. O sırada bana teveccüh etdi. Kendimden geçip, düşdüm. Sanki kalbim göğsümden dışarı çıkmışdı. Bir müddet sonra kendime geldim. Abdüllahi Dehlevî hazretleri zikri bitirmişdi. Güneş de doğmuşdu. Şâh Ebû Sa’îd gibi seçkin talebeleri hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. Ne oldu buyurdular. Uykubastırdı dedim. Tebessüm etdiler. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin vefâtı: Abdüllahi Dehlevî hazretleri dâimâ şehîd olmayı arzû ederdi. Fekat buyurdu ki: Mürşidim ve üstâdım Mazheri Cânı Cânânın “kuddisesirruh” şehîd edilmesinden dolayı insanların başına çok sıkıntılar geldi.Üç sene kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine onun şehîd edilmesi sebebiyle, insanlar arasında kavga ve çekişmelerde ölenler, herkesin bildiğigibi yazıya sığmayacak kadar çok oldu. Bu sebeble şehîd olmakdanvazgeçdim. Bu satırları yazan Abdülganî bin Ebî Sa’îd derim ki: Hadîsişerîfde: (Allah indinde dünyânın batması bir mü’minin öldürülmesinden dahâ ehvendir.) buyuruldu. Cemel, Sıffîn, Hurre ve Kerbelâvak’alarının ve yüzlerce yıl süren benî ümeyye ve benî hâşim harblerininsebebi, Emîrülmü’minîn Osmân bin Affânın “radıyallahü anh” şehîdedilmesidir. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin son hastalığında, bâsur ve kaşıntısı artdı. Bu sırada Luknovde bulunan babam Ebû Sa’îd Fârûkîye kısa zemânda birçok mektûblar yazıp gönderdi. Benden sonra yerime siz geçiniz, buyurdu. Bu mektûbları gördüm. ileriki bölümde babam Ebû Sa’îdhazretlerini anlatırken bir iki mektûbu orada nakl edeceğim. Ebû Sa’îd hazretleri bu haberler üzerine çok şaşırdı. Çoluk çocuğunu Luknovde bırakarak sür’atle Dehlîye geldi. Huzûruna gelince: Sizinle karşılaşdığım vakit, çok ağlayacağım diyordum. Fekat öyle bir vaktde geldiniz ki, ağlayacak tâkatim de yok buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Hastalandığında vasiyyetini yazdırmak âdeti idi. Bu sefer de yazdırdı ve hem de söz ilesöyledi ve buyurdu ki: Devâmlı zikr ediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlikde olmayı lâzımbiliniz. Fakr kanâ’at, rızâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzere olunuz. (… Allahdan dahâ doğru sözlü kim olabilir.) (Nisâ sûresi: 87) Cenâzemi âsârı nebeviyyenin (mukaddes emânetlerin) bulunduğu Delhîdeki büyük câmi’ye götürünüz. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi vesellem” şefâ’at isteyiniz. Cenâze nemâzımı da orada kılınız. Resûlullaha“sallallahü aleyhi ve sellem” âid olan mukaddes emânetler sebebiyle teberrük hâsıl olsun. Yine buyurdu ki: Hâce Behâeddîn Nakşibend “rahmetullahi aleyh”buyurdu ki: Benim cenâzemin önünde Fâtiha, kelimei tayyîbe ve âyetikerîme okumak büyük işdir. Siz şu iki beyti okuyunuz, buyurmuşlardı: Şi’r: Müflîs olarak senin kapına geldim, Allah için güzelliğinden birşey isterim. Rahmetini boş zembilime doldur, Ben bunu bekliyorum çünki rahmetin boldur. Ben de cenâzemin önünde bu şi’rin ve aslı arabî olan şu şi’rin güzel sesle okunmasını istiyorum: Şi’r: Kerîmin huzûruna azıksız geldim, Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim, Bundan dahâ çirkin hangi şey olur? Azık götürürsün, O ise kerîmdir. Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhibe, çabuk Meyân Sâhibi (Şâh Ebû Sa’îdi) “rahmetullahi aleyh” çağırınız, buyurdu. Hemençağırdı. Şâh Ebû Sa’îd hazretleri içeri girince Abdüllahi Dehlevî hazretleri bakışlarını ona çevirdi ve 22 Safer 1240 [m. 1824] senesinde kuşlukvakti murâkabe hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldı. Vefâthaberini duyan binlerce insan toplandı. Cenâze nemâzı büyük câmi’dekılındı. Şâh Ebû Sa’îd imâm oldu. Cenâzesi, hocası Mazheri Cânı Cânân hazretlerinin medfûn bulunduğu kabrin sağ yanına defn olundu.Şimdi orada bulunan üç kabri şerîfden biri de Şâh Ebû Sa’îd hazretlerinin kabridir. Şâh Ebû Sa’îd hacdan dönerken Tunekde vefât etdi. Cenâzesi oradan getirilip, Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin kabrinin yanınadefn edildi. Bu duruma göre Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin kabri ortadaki kabrdir. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin vefâtı için: “Nevverullahu madca’ahû (Allahü teâlâ kabrini nûrlandırsın)”, “Can be Hak Nakşibendi Sânî dâd (ikinci Nakşibend Hakka can verdi)” cümleleri târîh olarak düşürüldü. Şâh Raûf Ahmed de gâyet güzel bir rübâî söyledi. Şöyledir: Zemânın kayyûmu şâh Abdüllahi Dehlevî, Vefât etdi, açıldı ona Cennâtı kerîm. Kalbimden vefâtına târih aradım buldum, Fî ravhın ve reyâhîn ve Cennâtin naîm. Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin halîfeleri: 1– Ebû Sa’îd Fârûkî “kuddise sirruh”: Kemâlât sâhibi, büyük âlim ve hâfız, mürşidimiz ve efendimiz ŞâhEbû Sa’îd hazretlerinin nesebi şöyledir: Şâh Ebû Sa’îd bin hazreti Safîbin hazreti Azîz bin hazreti Muhammed Îsâ bin hazreti Seyfeddîn binhazreti Muhammed Ma’sûm bin hazreti Müceddidi elfi Sânî “radıyallahü anhüm”. Zilkâde ayının ikisinde 1196 [m. 1782] senesinde Mustafââbâdbeldesinin Rampûr nâhiyesinde doğdu. Dahâ çocuk iken sâlih bir kimse olacağının alâmetleri gözüküyordu. Buyurdu ki: Çocukluğumda Luknov beldesinde, akrabâlarımdan Meyân Ziyâünnebî sâhib ile bayır bir yerden geçip, nemâz kılmak için mescide giderdik. Derviş bir zât gelip giderken benimle alâkadar olurdu. Bir kimse bunun sebebini sordu. Bu birgün gelir yüksek bir dereceye kavuşur. Akrabâsının mürâce’at etdiğikimse olur, dedi. O dervişin işâret etdiği gibi oldu. On yaşında ikenKur’ânı kerîmi ezberledi. Sonra tecvîd ilmini, kırâ’at âlimi Kârî Nesîmdenöğrendi. Kur’ânı kerîmi tertil üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenlerkendilerinden geçerdi. Buyurdu ki: Benim Kur’ânı kerîmi gâyet hoşokuduğum bilinmezdi. Tâ ki, Kâ’bede haremi şerîfde Kur’ânı kerîmokuduğum zemân dinleyenler hayrân olup, arab olmayanın bu kadargüzel Kur’ânı kerîm okuması görülmemişdir, dediler. Kur’ânı kerîmi ezberledikden sonra, aklî ve naklî ilmleri öğrenmeye başladı. ilm öğrenmek için okunan ders kitâblarının ekserîsini müftî Şerefüddînden ve Şâh Veliyyulah muhaddisin oğlu Mevlânâ Refîuddîn muhaddisden okudu. Kâdî Beydâvî tefsîrini ve Sahîhi Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîhi Buhârîyi ise, yine Mevlânâ Refîuddînden ve hocası Abdüllahi Dehlevîden ve kendi dayısı Sirâc Ahmedden okuyup, rivâyet, nakletme icâzeti aldı. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilmleri öğrendikden sonra,tesavvuf ilmine yönelip, bu yolda yetişdi. Tesavvufda önce babasındanfeyz aldı. Babası; ecdâdı müceddidiyye büyüklerinin yolunda tam istikâmet üzere idi. Dünyâdan yüz çevirmişdi. Öyle ki, Nevvâb Nasrullah Hândevlet işinde vazîfe vermek istedi. Mâzeret göstererek kabûl etmedi.Dâimâ kendi virdleriyle meşgûl olurdu. Hadîsi şerîf ilmini kendine zevkedinmişdi. Fısk ve fücûr ehlinden yüz çevirmişdi. Hicrî 1236 senesindeLuknovde vefât etdi. Ebced hesâbına göre vefât târihi için “Fâze rıdvânülmevdûd” ifâdesi söylendi. Seyyid Ahmed Sâhib ve Mevlevî ismâ’îl Şehîd ve diğer azîzler techîz ve tekfîn hizmetini yapdılar… Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin babası, onu tesavvufda bir müddetyetişdi. Sonra babasının izni ile nisbeti iki vâsıta ile Hâce Muhammed Zübeyre ulaşan Şâh Dergâhînin sohbetine gitdi. Şâh Dergâhî hazretleri, son derecede istiğrak hâlinde (ilâhî aşk iletemâmen kendinden geçmiş) idi. Hattâ nemâz vakti gelince, onu uyarırlardı ve nemâzını kılardı. ilâhî aşk ateşi kendisini o kadar kaplamışdı ki,eğer yüz kişiye birden teveccüh etse, onları kendilerinden geçirirdi. Birdef’asında, cemâ’at ile nemâz kılarken, şevki ilâhî sebebiyle vücûdu öyle titredi ki, bu titreme önce imâma sonra cemâ’ate geçdi. Dahâ sonra damahalle halkını etkileyip, onları bir vecd (kendinden geçme) hâli kapladı. Yerlerinde duramaz olup, raks etdiler. Şâh Dergâhî hazretleri doğuşdan evliyâlık hâllerine sâhib idi. Pencabın Hezare kasabasında hicrî 1162 senesinde doğdu. Doğum târihi ebced hesâbına göre: “Ma’deni feyzi Hak” ifâdesidir. Çocukluğunda kendisini cezbe hâli kapladı. Vatanından uzaklaşıp, sahrâlara gitdi. Ergenlikçağına girince cezbe hâlinden bir mikdâr kurtulup, kendine geldi. Bir kimseden nemâzı kılacak kadar Kur’ânı kerîm okumasını öğrendi. Tekrâr kendinden geçme hâline girdi. Ağaçların yapraklarını yiyerek yaşadı. Nemâzvakti girince, kendine gelir, nemâzını kılardı. Sonra yine kendinden geçerdi. Nihâyet sahrâda Bedânven beldesinde Mezârı Sultânüttarikîn denilen yere gitdi. Orada Hâfız Cemâlullaha “rahmetullahi aleyh” Kâdiriyye tarîkatında bî’at edip, bu yolda yetişdi. Zenginlerle görüşmekden çokkaçınırdı. O uyurken birisi çadırına para bağlayıp gitse, ondan burnunanecâset kokusu gelirdi. Onu alıp, denize atardı. Hiçbir sûretle onlara elsürmezdi. Şâh Dergâhîyi sevenlerinden birisinin karşısına bir aslan çıkdı. ŞâhDergâhî hazretlerini hâtırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Birden bire gözüküp aslana tokat vurarak oradan uzaklaşdırdı. Nevvâb Ahmed Yâr Hânın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğuolması için Şâh Dergâhî hazretlerinden düâ istedi. Düâsı bereketiyle çokçocuğu oldu. Bir bakkal Şâh Ebû Sa’îd hazretlerinin huzûruna gelip, ayaklarınakapanarak şöyle dedi: Bir def’asında bir yerin kapısı düşdü. O sırada ŞâhDergâhî hazretleri kapının düşeceği yeri kaydırdı. Ben hiçbir zarara uğramadan kurtuldum. Şâh Dergâhî hazretleri bir şahsa; senin evin yanacak, dedi. O şahsın evi yandı. Şâh Dergâhî hazretlerinin vefât târihi ebceb hesâbına göre, insanların kutbu, Allahü teâlânın emri ile vefât etdi anlamında, “Mâte kutbülverâ an emrillah” cümlesiyle ifâde edilmiş olup, hicrî 1226 târihini gösterir. Kabri Rampûr beldesindedir. Asl maksada dönüp, Şâh Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin hayâtını anlatmaya devâm edelim. Şâh Dergâhî hazretleri onu kısa zemânda yetişdirip, hilâfet verdi. Tesavvuf hâllerine dalıp, kemâl derecelerine ulaşdı. Etrâfına pekçok mürîd toplandı. Zikr halkalarında vecd, kendinden geçmehâlleri oldu. Hâlbuki Müceddidiyye yolunda böyle şeyler kaldırılmış olup,raks ve benzeri hâller onlarda bulunmazdı. Onlar Eshâbı kirâm gibi kemâl ve sükûnet üzere ömr sürmüşlerdir. Onların simâ’ı Kur’ânı kerîm okumak, huzûrları nemâz, usûlleri emri ma’rûf ve nehyi münkerdir. Hazreti Şehîd Mazheri Cânı Cânânın “aleyhirrahme” eshâbı da bu minvâlüzere idiler. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilmleri öğrendikden sonratesavvuf ilmini de öğrenip, tesavvuf yolunda yetişdi. Önce babasındanfeyz aldı. Babası onu tesavvufda bir müddet yetişdirdikden sonra, “Oğlum senin himmet kuşun çok yükseklere uçmakdadır” buyurdu. Yukarıda anlatıldığı gibi, Kâdiriyye yolu şeyhi Şâh Dergâhînin hizmetine girip,oniki sene derslerine ve sohbetlerine devâm etdi. Çok mücâhede ve riyâzet çekerek, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etdi. Yetişmek için ne lâzımsa yapdı. Dünyadan yüz çevirdi. Çok oruc tutdu. Nihâyet Şâh Dergâhî hazretlerinden Kâdiriyye yolunun icâzetini ve hilâfetini aldı. Bundan sonraki hâlini kendisi şöyle anlatmışdır. imâmı Rabbânîhazretlerinin (Mektûbât)ını okurken anladım ki, tesavvufda bu derecelere kavuşmama rağmen, kemâlâtı nisbeti Ahmediyyeye kavuşmamışım. Bu sebeble Dehlî şehrine gidip, oradan Pânipût şehrinde bulunan Senâullahi Pânipûtîye bir mektûb yazdım. Bu nisbete kavuşma arzûmu bildirdim. Bana cevâb olarak yazdığı mektûbda Şâh Gulam Alînin, ya’nî Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi bildirdi. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri 1810 [h. 1225] senesi Muharrem ayınınyedinci günü Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuşdu. Çok izzet ve ikrâm gördü. Abdüllahi Dehlevî hazretleri ondan talebe yetişdirmesini isteyince: “Efendim, ben huzûrunuza bunun için değil, bilâkis istifâde etmek için geldim” dedi. Bunun üzerine dahâ fazla iltifât ve teveccühe mazhâr oldu. Birkaç ay sohbetinde bulundukdan sonra Müceddidiyye, Çeştiyye,Kâdiriyye yollarından icâzet verip, me’zûn eyledi. Talebelerinin çoğunuona havâle etdi. Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî ve Seyyid ismâ’îl Medenî gibiâlim zâtlar ondan istifâde etdiler. Hocası Abdüllahi Dehlevî talebelerinehitâben: “Talebenin irâdesi Ebû Sa’îdin irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığılı bırakıp, talebeliği tercîh etdi” buyurdu. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri tam onbeş sene Abdüllahi Dehlevîhazretlerinin sohbetine devâm etdi. Onun vefâtından sonra yerine geçip,talebe yetişdirmeye başladı. Hak âşıklarının kalblerini Allahü teâlânınma’rifetiyle doldurdu. Bütün ecdâdı gibi islâm dînini yaymağa çalışdı. Ba’zıtalebelerinin istirhâmı üzerine yazdığı (Hidâyetü’ltâlibîn) kitâbı fârisî olup,pek kıymetlidir. Dahâ önce geçmiş ve insanların se’âdeti için herşeylerini fedâ etmiş büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmışdı.
Abdüllahi Dehlevî hazretleri vefât hastalığında Luknovda bulunanEbû Sa’îd hazretlerini çağırmak için birkaç mektûb yazdı. Maksadı onukendi yerine oturtmakdı. Bu mektûblardan biri şöyledir: “Nesebi ve hasebi yüksek Sâhibzâde Ebû Sa’îd! Allahü teâlâ sizeselâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde za’îfliğim,nefes darlığım ve kaşıntım artdı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşdi. Ayrıca bunlara bel ağrıları da eklendi. Nemâzları ayakda kılamıyorum. Şu ânda ağır hastayım. Oturmaya dahî tâkatim yok. Sizin gelmeniz çok uygunolur. Mevlevî Beşaretullah Sâhib, evindekiler hasta olduğu için, evine gitdi. Gelip, gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce sizi yine buraya çağırmak için birkaç mektûb yazıp göndermişdim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret etdim. Görünüşe göre, bu fakîrin sıhhat bulması imkânsız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar gecikebiliyorsunuz. Mısra’: Bu işte güzeller naza çekerler. Görüyorum ki, bu yüksek hânedânın makâmına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım sırasında görmüşdüm ki, siz bizim makâmımızda oturuyorsunuz ve kayyûmluk size verildi. Bu garîb teveccühlere kâbiliyyetli sizden başka biri yokdur. Bu mektûbumu alır almazbu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa’îdi, orada kendi yerinize bırakınız. Hüsni hâtemeye, Rabbime severek kavuşmama ve Habîbullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ittiba’ etmeme, düâ buyurunuz. Vesselâm.” Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri hocasının bu emri üzerine kendi yerineoğlu Ahmed Sa’îd Fârûkîyi bırakıp, Dehlîye gitdi. Hocası Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine irşâd makâmına oturdu.Dokuz sene kadar talebelerin irşâdı ile meşgûl oldu. Güzel yollarınınîcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve sıkıntıları hep çekdi. 1833 [h.1249] senesinde hacca gitdi. Yerine oğlu Ahmed Sa’îd hazretlerini bırakdı. Uğradığı her şehrin halkı onun teşrîfini ni’met ve bereket bilip,sohbetine koşdular. Ramezânı şerîfde Bander Münebbîde idiler. Burada terâvîh nemâzında bir hatim okudu. Zilhicce ayının başında Ciddeye ulaşdı. Mevlânâ Muhammed Cân hazretleri o zemân sanki Haremeynin en büyük âlimi idi. Karşılamaya geldi. Zilhicce ayının ikisinde veyâ üçünde Mekkeye gitdi. Haremeyn halkı, kâdîları, müftîleri, ümerâ veülemâsı ile birlikde son derece ta’zîm ve hürmetle huzûruna geldiler. ŞeyhAbdüllah Sirâc, Şâfi’î müftîsi Şeyh Ömer, müftî Seyyid Abdüllah Mirgânî Hanefî, amcası Şeyh Yâsin Hanefî, Şeyh Muhammed Âbid Sindî ve diğer meşhûr zâtlar onunla görüşmek için geldiler. Haremeyni şerîfeyniziyâretden sonra, memleketine dönmek üzere yola çıkdı. Yolda hastalığı günden güne şiddetlendi. Ramezânı şerîfin ilk günü oruc tutdu.Zarar vermezse temâmını tutarım buyurdu. O gün hastalığı artdı. Gerçihastaya ve yolcuya fidye yokdur ama, tabî’atım istiyor ki, tutamadığımoruclar için fidye vereyim, buyurdu. Ramezânın yirmiikisinde Tonk beldesine geldi. Nevvâb Vezîrüddevle çok hurmet ve ikrâm gösterdi. Bayram günü sekarât hâli görüldü. Öğle nemâzından sonra hâfızın Yâsinişerîf okumasını istedi. Üç def’a dinledi. Sonra, yeter buyurdu. Az kaldıdedi ve bugün Nevvâb Emîrüddevle eve gelmesin. Ümerânın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor, buyurdu. Ramezân bayramı günü öğle ile ikindi arasında vefât etdi. Günlerden Cumartesi idi. Nevvâb ve şehr halkı toplandı. Mevlevî Habîbullah ve kâfilede bulunan diğer kimseler gasl işi ilemeşgûl oldular. Şehrin kâdîsı Mevlevî Halîlürrahmân imâm oldu. Cenâze nemâzını kıldırdı. Cenâzesini Dehlîye nakl etdiler. Tabutunun nakli dörtgün sürdü. Açtıklarında yeni yıkanmış gibi hiç değişmemişdi. Hoş kokuları ile insanlar teberrük etdi. Hocası Abdüllahi Dehlevî hazretlerinin veMazheri Cânı Cânân hazretlerini kabrleri yanına defn edildi. Vefât târihi için arabî ve fârisî ibâreler düşürüldü. Vefâtı 1250 [m. 1834] senesindedir. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin ba’zı kerâmetleri de şöyledir. Bir def’asında Rampûrdan Sünbüle gidiyordu. Yolu gece vakti sâhile ulaşdı. Karşıya geçmek için gemi kalmamışdı. Kendisini sâhile kadarbir arabacı götürmüşdü. Kirâladığı arabanın sâhibi gayri müslim idi.Sâhile gelip, durduklarında arabacıya “Arabayı suya sür” buyurdu. O daheybeti karşısında ürperip, arabayı suya sürdü. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçdiler. Arabacı onun bu kerâmeti karşısında hayrete düşüp,müslimân oldu. Meyân Ahmed Asgâr şöyle anlatmışdır. Ba’zan uyuyup kalır, teheccüd nemâzım geçerdi. Bu hâlimi Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerine arz etdim.Buyurdu ki: Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zemânında bize hâtırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun. Bundan sonra teheccüd vakti gelince, sanki birisi gelip, beni kaldırırdı. Artık teheccüd nemâzını hiç kaçırmadım. Talebelerinden Şeyh Ahmed Bahş, vefâtından sonra kabrini ziyârete gitmişdi. Ona uykusunda buyurdu ki, Senin bağçende bir sened üzerinde kâfir bir kimsenin ismi yazılı onu yırt. O zât şöyle demişdir. Böylebir senedin bende bulunduğunu unutmuşdum. işâret buyurduğu yeriaradım ve o kâğıdı bulup yırtdım. Böylece kalbimde gayrı müslim kimselere ilgi kalmadı.

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.