share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Abdurrahman-ı Tagi [K.s]

0 yorum
Abdurrahman-ı Tagi [K.s]

Doğumu ve Ailesi

“Tâgî, Tâhî ve Nurşînî” nisbeleriyle bilinen “Üstâd-ı A’zam ve Seydâ” lakaplarıyla meşhûr olan on dokuzuncu yüzyılın büyük Nakşibendî şeyhi Abdurrahmân-ı Tâhî kaddesallahu sirruhu-l-âlî hazretlerinin babası Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendi’nin kızı Meyâsin Hanım’dır. 1831 (h.1247) senesinde Şirvân’da doğmuş, 1886 (h.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etmiştir; halen ziyaretgâh olan kabr-i şerifleri de oradadır.

O zamanın bir âdeti olarak göbeği Hz. Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine kesilerek Allah’a âşık bir zat olması arzu edilen Abdurrahmân Tâhî’nin (k.s.)  bulunduğu ev, halk arasında “Sûfî evi” olarak şöhret bulmuştur.

Çocukluğu ve İlmi

Ailesinin teşvik ve desteğiyle Abdurrahmân-ı Tâhî (k.s.) daha küçük yaşta iken Kur´an-ı Kerim´i ve itikat ile ilgili bir küçük kitabı okur. Annesinin güzel terbiyesi sayesinde başka çocuklardan fark edilir ve şöyle der: “Annemin güzel terbiyesi ile ervah alemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah´tan gafil olmazdım.“ Abdurrahmân-ı Tâhî (k.s.) Şafiî fıkıh kitaplarından İmam Râfii´nin “Muharrer” kitabını okur. Arapça dil bilgisi ilmini öğrenip “Had-âikû´d-Dekâik” kitabına kadar babasının yanında okur. Daha sonra, memleketin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed´in yanına gider. O vefat edince Gavs-ı Azam (k.s) hz.lerinin kardeşinin oğlu, büyük alim Molla Diyâuddîn´in (k.s.) yanına gider. Onda Molla Cami´ye kadar okur. Daha sonra, çevredeki meşhur âlimlerden okuyarak ilmini bitirir. İcazetini aldıktan sonra babasına vakfedilen Ispahart’taki medresede ders vermeye başlar.

Tarikata İntisabı

Seyda-yı Tahi (k.s.) onüç yaşını bitirip de buluğa erince Molla Ziyaüddin Arvasiye başvurarak, ondan muhabbet ile ilgili telkinler alır ve hayatından tüm mecazi aşkları çıkarır. Bunun üzerine kendisini İlahi aşka ulaştıracak rehber aramaya başlar ve Hacı Emin Şirvânî’ye başvurarak onun tarikatı olan Rufâiyye tarikatına girer. Arkasından da virdlere, zikirlere ve nafile ibadetlere yönelir ve bütün bunları cezbe ve muhabbetle yapar. Fakat bir süre sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyhi Abdurrahmân Talebani Hazretleri tarafından reddedilince Şeyh Hamza Telvi Hazretlerine vararak O´na biat eder. Bir süre O´nun müridi olarak kalır ve muhabbet ve cezbe hali kuvvetli bir şekilde devam eder. Bir süre sonra Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretlerine intisap eder ve Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretleri için şöyle der:”Bu öyle büyük bir Şeyh idi ki, Kadiri tarikatından Seyyid Nurettin Birgivi hazretlerinden sonra, O´nun kadar saf, temiz ve gerçeğe yaklaşabilmiş bir şeyh yoktur.“ Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretleri oruç tutmak, az yemek, az uyumak, kirli elbiseler giymek ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek gibi çok riyazetler yaptırır. Bazı geceler boş bir mezara girer, orada sabahlardı ve dünyadan, insanlardan ve dünya hazlarından uzaklaşır ve soğur. Şeyhi bir gün bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere tehlil (Lâilâheillallah) demesini emreder. “Kalbini ateş taşı (çakmak taşı) ve Lâilâheillallah cümlesini de ateşin demir parçası (çakmak) say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe ile döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi, kalbinden kıvılcımlar çıksın.” der. Şeyhinin tarifine uyarak zikreder “kalbimde kıvılcımlar çıkıyor ve tüm kalbimi aydınlatıyordu.” der. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâhî (k.s.) manevî bazı hallere ve cezbeden kaynaklanan huzura kavuşur.

Mürşidine Kavuşması

 Gavs-ı Azam Arvâsî (k.s) hazretleri o sırada Kulât´da oturur, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde tasarrufunu gösterir.  O´nun müridlerinden biri olan Süleyman Erbusi, arasıra Kulat Köyüne gidip gelir. Abdurrahmân Tâhî (k.s.) bir keresinde Süleyman Erbusiye alaylı bir şekilde :”Kulat´daki sûfiler nasıldırlar, ne yapıyorlar?” diye sorar ve şöyle bir cevap alır :”Vallahi falanca dereyi geçsen öyle demezdin.” Adamın bu sözü Abdurrahmân Tâhî (k.s.) çok etkiler. Ertesi gün sabah seher vakti yola koyulur. Daha önce o müridin sözünü ettiği dereden geçerken kalbimde acayip bir etki hisseder. Böylece Kulat´a varınca Yüce Allah’ın gözlerini Cennet bahçelerinden bir bahçede açtığını ve başkasının bir yılda üzerinde sağlayamayacağı tasarrufu Gavs-ı Azam hazretlerinin bir günde sağladığını söyler. O sırada dillerin ifade edemeyeceği, kulakların duyamayacağı acayip haller duyar ve görür. Abdurrahmân Tâhî (k.s.) “O zaman daha önce elde ettiği hallerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadıklarını anladım.” der.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs’a (k.s) bağlandıktan sonra bütün dünya işlerinden ayrılarak onun yanında kalmayı ister.  Gavs (k.s) kendisine “Lafza-i Celâle” devam etmesini emreder. Sabahleyin Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs´a (k.s) şöyle der: “Kurban, ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum.”

 Gavs (k.s) kendisine Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emreder. Abdurrahmân Tâhî (k.s.) orada bir veya iki sene kadar kadılık yapar. Kadılık yapmasında iki büyük hikmet vardır: Birincisi; dünya azizliğini gördükten sonra zillete düştüğünde durumunun ne olacağını öğrenmek.  İkincisi; O´na ayrılık eziyetini çektirerek arzu ve iştihayı artırmaktır. Gerçekten de kadılık müddetince devamlı mürşidi için kaside söyleyerek aşkla meşgul olur. Muhabbeti günbegün artar. Bu müddet içerisinde zaman zaman mürşidinin yanına giderek hasretini giderir.

Mürşidinin Yanındaki Durumu

Gavs’ın (k.s) emriyle kadılık işinden ayrıldıktan sonra dünyadan tamamıyla uzaklaşıp, mürşidinin kapısında hizmet kemerini bağlar. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) mürşidinin yanında hiçbir hizmetten geri kalmaz ve gayet fakirane yaşar. Giyeceklerine dikkat etmez, bazen ayakkabısı bazen gömleği bazen de ceketi olmaz. O bunlara aldırış etmez, hizmetine devam eder. Ayakları kanayıncaya kadar hizmet yapar, uyumak içinde kendine bir yer ayarlamaz. Bütün gaye ve maksadı, mürşidinin sohbetinde oturmak ve rızasını tahsil etmektir. Çoğu gece uyumaz. Gavs´ın (k.s), odasının penceresine bakan bir taşın üzerine oturur, yaz, kış, yağmur, kar demez sabaha kadar o taşın üzerinde bekler.Abdurrahmân Tâhî (k.s.) bu şekilde eziyet, meşakkatlerle dokuz sene ehlinden, vatanından uzaklaşarak Gavs´ın (k.s) hizmetinde bulunur. Kemalât makamlarına ulaşır, Hilafet alarak irşadla görevlendirilir. İrşada çıkmadan evvel bütün arazisini satarak Allah yoluna harcar ve tevekkül yolunu tutar. Bu konuda Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) şöyle der:” İnsanlardan dünyayı terk etmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Sıbgatullah Arvâsî Hazretlerinin himmetiyle Allah’a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm.“

Seyda-i Tâğî İsmi

İrşada çıktığında Verkanis köyündeki halifesi Şeyh Fethullah´ın dedesi Şeyh Muhammed´in türbesini ziyaret eder ve bu ziyaret sırasında “Seyda” adıyla meşhur olacağı kendisine işaret edilir. O günden sonra artık herkes onu “Seyda-i Tâğî” olarak tanıyacaktır.

Daha sonra hacca gider ve Medine´de bulunan İmam-ı Rabbani´nin (k.s.) torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar (k.s.) ile buluşur. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nahiyesinde yerleşerek irşad vazifesine devam eder. Hocasının vefatından sonra insanlara Allahü Teâlâ’nın dinînin emir ve yasaklarını anlatmaya devam eder. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünya ve âhiret saadetine kavuşmaları için çırpınır.

Halifeleri

Abdurrahmân Tâhî hazretleri, birçok halife (mürşid) yetiştirmiştir. Halifelerinin en meşhurları şunlardır: Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.), Şeyh Muhammed Sami (k.s), Şeyh İbrahim Çokreşi (k.s.), Şeyh Halil Çokreşî (k.s.), Şeyh Mustafa (k.s.), Şeyh Süleyman (k.s.), Şeyh Yusuf (k.s.), Şeyh Abdülhâdî Çarçahî (k.s.), Şeyh İbrahim (k.s.), Seyyid Tahir Abti (k.s.), Molla Ahmet Taşkesenli (k.s.), Molla Abdullah (k.s.), Şeyh Abdullah (k.s.), Şeyh Reşit (k.s.), Seyyid İbrahim (k.s.), Şeyh Abdulkahhar Zukaydin (k.s.), Şeyh Abdulhakim (k.s.), Şeyh Abdulkadir Melekand (k.s.), Haceli Yusuf (k.s.)

Vefatı

Seyda-i Tâğî (k.s.), bütün ömrünü ilim ve irşad hizmeti ile geçirir. Allah rızası için insanlara iyiliği emrederek, kötülükleri yasaklayarak tarikat ve hakikat yolunda ilerlemelerine çalışır. On sekiz yıl kaldığı irşad görevinde bulunduğu beldeyi dünya muhabbetinden Allah´a davet etmede bir an geri kalmaz. Seyda-i Tâğî (k.s.) ölümünden önce ağır hastalığına rağmen hiç bir sünnet namazını bırakmaksızın hepsini ayakta kılar, akşam ile yatsı arasında rabıta ile iki tulü vakti arasındaki zikri asla bırakmaz. Oysa bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabilir, hatta yine de oturamayınca sırtını duvara dayayarak durabilir. Bu durumunu kendisine hatırlatarak “sen hastasın, bu şekilde ibadet yapamazsın” diyenlere aldırış etmez. Seyda-i Tâğî (k.s.) hz.leri, son gecesinin seher vaktinde Peygamber Efendimiz’in (a.s.) açıkça kendisine görünerek bal ve şerbet yemesini emrettiğini söyler:” Bu sözlerinden sonra kendisine “Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?” diye sorulunca; “Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi” buyurur. Ağır hastalığına rağmen ailesine ve yakınlarına: “Allahü teâlâyı ve O’nun Resulünü sevmeyi, İslâmiyet’in emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî’ye itaat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmal etmemeyi” buyurur. Yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî’yi halife bıraktığını bildirir.

Son anlarında Molla Abdülkahhar’dan güzel sesiyle Kur’an-ı Kerim okumasını ister. Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırır ve Peygamber (s.a.) Efendimizin´in vefat etmek üzere iken Hz.Aişe´ye (r.a.) çok yakınlık gösterdiğini hatta başını O´nun göğsü ve çenesi arasına dayayarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek ister. Vücudunu o yakınının koluna dayar, elini eline koyar. Bir süre sonra elini çekerek sağ memesinin altına gelecek şekilde koynuna sokar. Bu durumda kuşluk vaktine doğru saat dokuz civarında Rabbine kavuşur.

Vefat tarihi Hicri 1304 Rebiülevvel / Miladi Miladi 1886 Aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe günüdür.

Sohbetlerinden

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) bir gün şöyle buyururlar:

“Yolumuz sohbet yoludur, tarikatımızdan olmayanları sohbetimize almaktan alıkoymuyoruz. “ Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) hz.leri 1293 yılında bir sohbette şöyle buyururlar: ”İnsanlara hayret ediyorum, niçin sohbeti istemezler, niye sohbet meclisine katılmazlar, niye sufilerin arasına katılmazlar? Oysa sufilerin ev sahibi Hz. Allah (C.C), teşrifatçısı Hz.Ali (k.v.), sakisi Hz. Hızır (a.s.)´dır. Onların makamından daha yüksek bir makam yoktur.  Şayet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, bu mertebeye erişebilirler. Zira umulur ki aralarında bir Allah (C.C.) dostu vardır. “

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s.) buyurdular ki:

“Mürid vird söyleme niyetiyle zikretmeli, sayıyı doldurmak için öyle hızlı söylememeli. Sevgilisinin ismini çağıran bir âşıkın tutumu ile söylemeli. Böyle olursa yolunda ilerler.”

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s.) buyurdular ki:

“Hangi işi yaparsan yap mutlaka Allah´ı zikret. Çünkü böyle olursa kalbin mutmain olur, huzura kavuşursun.“

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s.) bir gün herkesin katıldığı bir cemaate sohbet yaptılar:

“Hizmet vasıtası ile gelen nisbetten daha üstün bir nisbet yoktur. Mürid niyeti ile hizmeti ibadet haline getirmelidir. Niyeti şöyle olmalıdır: Eğer ben bu hizmeti yerine getiremezsem, üstadımın rızasını kazanamam. Mürid bütün sevgileri ve nefret duygularını mürşidinin rızasına göre yapmalıdır.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bir sohbetinde müridlerine Abdulhâlık-i Gucdevanî´nin (k.s) manevî evlatlarına olan vasiyetini yazmalarını ve mütalaa etmelerini söyledi. Abdulhâlık-i Gucdevanî´nin (k.s) vasiyeti şöyledir:

“Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden ayrılmadan fıkıh ve hadis ilmini öğreniniz. Ayrıca bütün hallerinizde edeb ve takva sahibi olunuz. Cahil sûfilerle beraber olmayınız.İmam veya müezzin olmayınız; ama cemaati kaçırmayınız. Bütün namazlarınızı cemaatle kılın. Şöhret afettir. Onun için şöhret peşinde koşmayın. Nazarı dikkat çekecek durumlarda bulunma, ismini yazma, daima garip olup tanınmamaya bak. Makam ve mevki sahipleriyle düşüp kalkma. Kimseye kefil olma, ayrıca vasiyetlere de şahit olma. Aşırı derecede müzik dinlemeyin, çünkü müzik kalbi öldürür. Aynı zamanda müzik dinleyenlere de karışma çünkü müziğin hastaları çoktur.Az konuşup, az uyumaya bakmalı ayrıca yemeği de az yemeli. Halk içinde Hakk ile olmaya bakın, yani kalbinizden her türlü masivayı terk edin.Yalnız Allah´ın zikri kalbinize yerleşsin. Şüpheli şeyleri terk edip helâli yiyiniz.Kadın olsun erkek olsun bidat ehlini terk ediniz. Kimseyi küçümsemeyin. Çokça gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür. Dışınızı süsleyip içinizi harap etmeyin.Halkla münakaşa etmeyin. Hiç kimseden bir şey talebinde bulunmayın, kimseye kendinize hizmet ettirmek için emir etmeyin. Allah dostları olan Mürşid-i Kâmil´lere; ruhunuzla, bedeninizle ve malınızla hizmet edin. Mürşidlerin hallerine karşı çıkmayın, çünkü böyle yapanların akibeti kötüdür, iflah olmazlar. Dünya nimetlerini kalbine sokma, dünyalıkla mağrur olma. Her zaman mahzun bir kalbin, yaşlı bir gözün, salih amellerin olsun. Cenab-ı Hakk’a yalvararak dua eyle. Elbiselerin eski, arkadaşların dervişler olsun. Allah´ın tevfik ve kudreti sermayen, evin mescid ve dostun Allah olsun.”

Abdurrahman-ı Tahi’nin kalplere şifa olan sözlerinden bazıları şunlardır;

“Muhabbetin kalbinde zuhur etmesini isteyen bir kimsenin kalbini bir noktada toplaması ve nefsin arzularına karşı koyması gerekir.”

“Mürit sohbete iştirak etmesine rağmen, kalbinde muhabbet zuhur etmiyorsa bunun sorumlusu şeyh değil mürittir. Zira kalbini toplamak ve nefsin arzularını durdurmak müridin görevidir.”

“Müridin ihlâsını kaybederek şeyhini inkâr etmesi, bu yolda görebileceği zararların en büyüğüdür. Bundan daha büyük zarar düşünülemez. Müridde olması arzu edilen hal, mürşidi için sevinip mürşidi için üzülmesidir. Yani mürşidinin sevincini ve üzüntüsünü paylaşmasıdır. Çünkü o (öyle bir makamdadır ki) Allah-u Teâlâ’nın razı olduğuna sevinir, razı olmadıklarına da üzülür.”

Abdurrahman-i Tâhi (k.s.) dediler ki:

“Günümüzde tarikatların durumu bellidir. Ayrıca zamanımızın insanları da bellidir. Bakınız, bizim zamanımız ve bu beldelerin insanları çok cahildir. Dinin emir ve hükümlerini hiçe sayıyorlar. Büyük günahları işleyip, küçük günahları ise hiçe sayıyorlar. Bu devirde, dünyanın muhabbet ve sevgisini bir yana bırakıp Cenab-Hakk’a yönelenler, hiç bir hal sahibi olmasalar bile velidir.

Cenab-ı Hakk’ın bu zamanın insanlarına olan rahmeti geçmiş zamanın insanlarına olan rahmetinden daha fazladır. Bu devrin insanları daha fazla günah işlemelerine rağmen iş böyledir. Hal böyle olunca zamanımızın insanları tevbe edip, mürid olduktan sonra az bir amel ile kısa zamanda çok terakki edip makaamât alıyorlar. Elde ettikleri bu makamlar eskiden uzun riyazet ve çalışmalarla elde edilemezdi.

Günümüzde tevbe ettikten sonra bir gün sonra dahi hal sahibi olabilir. Nitekim olanlar da vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s.) şöyle buyuruyor: “Bu tarikatın esasları çok sağlamdır. Büyük günah işleyenler, hatta büyük cürüm ve irtikâp edenler dahi bu yola dâhil olabilirler.” …

Eskiden, insanlar Allah’ın emir ve hükümlerine bağlı ve salih amel işledikleri halde mürşid ararlardı! Çünkü mürşid olmadan işin zorluğunu, ayrıca mürşid-i kâmil kapısının kazanç kapısı olduğuna inanırlardı. Zamanımızın insanları çok değişiktir. Çok garip bir haldedirler. Günah bataklığına batmış olarak şeyhlerin kapısına geliyorlar. Zamanımızdakilerin seyri bir nevi kaçıştır. Eskilerinki ise böyle değildi. Onun içindir ki, bu devirden eski devirlere nazaran riyazetler azalmıştır.

Mevlâna Halid (k.s.) ilim ve amel sahibi idi. Ayrıca müşâhade ehli olup Kaadiri halifesi idi. Bu nimetlerle bezenmiş birisi olarak Şah-ı Dehlevî’ye intisap etti. Zamanımızın müridleri ise büyük günahları işlemiş olarak tarikata intisap ediyorlar. Zamanımızdakiler varlıktan dolayı değil de tam tersi (ilim-amel) yokluğundan dolayı mürşidlere gidiyorlar.”

Beiüzzaman Hazretlerinden Abdurrahman Taği (k.s.)

Bediüzzaman, Risale-i Nur’da, Abdurrahman Taği’nin (k.s.) yapmış olduğu büyük hizmete dikkat çekmekte ve şu ifadelere yer vermektedir:

“…nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparit’te (Ispahart), birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî (k.s.) himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır… Alimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.” (Emirdağ Lahikası, 1997, s. 49)

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*