share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Seydamın (k.s.) Dilinden Sobetler-6

0 yorum

Norşinden; (Seydamın Dilinden)

Hz. Ömer (RA) “Keşke keşke ben bir ot olsaydım deve beni dişleseydi de yeseydi ve o deve çok beslenip kesilseydi ve sonra da o deve yenseydi de veya o deveden ben bir pislik olarak çıksaydım da ben Ömer Bin Hattab olmasaydım. Çünkü yarın öteki gün Allah huzuruna çıkacağım ve Rabbül Alemin ya Ömer sen bunu niye böyle yaptın diye hesap soracak.”diyor.

Şimdi Rabbül Alemin kıyamet gününde her insanın yaptığı hasenatları yaptığı seyyiatları gösterir insana O her şeyi gösterecektir. Peygamber Efendimiz (ASV) dışında hiçbir insan masum değildir. Her insanın mutlaka eksikleri sıkıntıları vardır. Fakat insan ehli haya olursa seyyiatı ne kadar az olursa da yine o çok fazladır. Bu yüzden Hz. Ömer keşke ben olsaydım da deve beni yeseydi de Ömer olmasaydım diyor. O Ömer Faruk idi, küfrü yenen şahıstı, Emir-el Müminin idi.

Bir gün Hz. Ömer teftiş yaparken kölesiyle beraber Medine’de geziyor. Bir bakıyor ki bir ateşin etrafında bir hanım var, dört beş tane de çocuğu var ve çocuklar ağlıyor. Hz. Ömer (RA) o hanıma çocukların ağlama sebebini soruyor. Hanım efendim çocuklarım açlıktan ağlıyor diyor. Hz. Ömer peki o ateşin üzerinde kaynayan tencerenin içinde ne vardır diye sorunca kadın hiç bir şey yok diye cevap veriyor. Hz. Ömer o halde neden koydun ateşin üzerine o tencereyi diye sorunca kadın ben böyle yaparak çocuklarımı kandırıp onları oyalıyorum diye cevap verdi. Ve ekleyerek biz burada fakiriz ve Ömer’in bundan haberi yoktur diyor. Tabi ki kadın bu cevapları verirken bilmiyor ki karşısındaki Ömer’dir (RA). Bu sözlerin üzerine adaletiyle meşhur Halife Ömer (RA) kadına Ömer’in ne haberi olsun ki sen burada açsın, sefilsin eğer onun yanına gitseydin o da seni tanırdı ve sana yardım ederdi diyor. Bu sözlerden sonra Hz. Ömer (RA) hemen gidip onlara yağ, un, et vb. her şeylerden bir çuval yapıp bunları kendi sırtına alıyor. Kölesi Efendim ben alayım deyince Hz. Ömer kölesine kızıyor ve ona sen benim günahımı ahirette de alacak mısın diyor. Hz. Ömer (RA) sırtındaki malzemelerle birlikte o kadının yanına gidiyor ve o kadınla birlikte çocuklarının da yemeklerini yedirip karınlarını doyuruyor.

Hz. Ömer (RA) çok şerefli ve büyük bir müslüman idi. Bir zaman onun emirliği zamanında kıtlık oluyor. Dua ediyor Rabbül Alemin ümmetin sıkıntısını gidermeyinceye kadar ben de hiçbir şey yemeyeceğim diyor. Bu hal tam dokuz ay sürmüş ve Ömer’in (RA) bembeyaz olan yüzü açlıktan dolayı kapkara olmuştu. Buna rağmen Hz. Ömer (RA) keşke ben insan olmasaydım beni adem olmasaydım, yarın Allah’ın huzuruna çıktığımda Rabbül Alemin (CC) ya Ömer neden bunu böyle yaptın diye sormasaydı diyor. Hz. Ömer’in korkusu cehennemden dolayı değildir. Çünkü Hz. Ömer hayattayken cennetle müjdelenme şerefine nail olmuştu. Peki bu korku nedendi o zaman. Bu korku Allah’tan haya etmesinden kaynaklanıyordu. Müslüman gerek ki haya ehli olmalıdır. Hz. Ömer (RA) vefat ettikten sonra- bir rivayete göre 30 yıl bir rivayete göre 21 yıl sonra- bir sahabe Ömer’i (RA) rüyasında görüyor ve “Ya Ömer Rabbül Alemin sana ne yaptı diyor.” Hz. Ömer “Eğer Rabbül Alemin bana rahmet etmeseydi ben helake giderdim.” diyor. Bizim de buna bakarak her zaman halimizi düşünmemiz gerekmektedir. O ki (RA) canını, malını, mülkünü, ruhunu kısacası her şeyini İslamiyet uğrunda verdi gitti. Yine Hz. Ömer (RA) her gece sabahlara kadar ağlıyordu Allah’ın korkusundan yatamıyordu. Acaba bizde o şekilde -yani Allah korkusundan, Allah’tan hayadan dolayı yatamama- hiç olmuş mudur? Bunu çok iyi düşünmemiz ve eğer olmamışsa çokça ağlamamız gerekmektedir. Rabbül Alemin bizi onlardan onların yollarından ayırmasın inşallah.

Hz. Ali Allah’ın aslanı idi. “Bizim gibi insanlar dünyada tedbir almadı, dünyanın da sonu kabirdir, keşke benim anam beni dünyaya getirmeseydi” diyor. Peki neden Aşere-i Mübeşşere’den olan Hz. Ali böyle diyor. Çünkü Allah’ın huzuruna çıkıldığı günü ve o günkü utancı düşünüyordu.

Hz. Zeynel Abidin Resulü Ekremin torunuydu. Abdest aldığı vakit devamlı olarak ağlıyordu. Ona soranlar sen yine titriyorsun hayırdır ne oldu diyorlardı.  O ise mübarek siz biliyor musunuz ben kimin huzuruna çıkıyorum biraz sonra, kim beni çağırmış, kiminle konuşacağım birazdan diye cevap veriyordu.

Mesela şimdi -haşa teşbihte hata olmaz- bir bakan bizi çağırsa, bir başbakan haber gönderse gel görüşelim diye biz o gece sabaha kadar yatamayız. Elbiselerimizi ütüleriz, kendimize güzel kokular sürer ve tertemiz ederiz, onunla ne konuşalım diye hazırlıklar yaparız. Fakat Rabbül Alemin bize rahmet ettiği halde her beş vaktine bizi çağırıyor, gelin ihtiyacınız neyse bizden isteyin diyor. Biz gittiğimiz vakitte de ya gitmiyoruz dürüst bir şekilde ya da dertlerimizle kaygılarımızla kederlerimizle gidiyoruz. Bu da bizim yaptığımız ibadeti hakkıyla yapmamızı engelliyor. Halbuki Fatiha Suresinde “iyyeke nabudu ve iyyeke nestain” dediği vakit burada insanın muhabbeti sadece ve sadece Rabbül Alemin’ dir. “Ancak sana ibadet ederim ve ancak senden yardım isterim.” demektir. Peki insanın aklında kalbinde Rabbül Alemin olmazsa insanın hali ne olur acaba bi düşünmek lazım.

Şeyh Muhyeddin- Arabi Hz bir gün evden çıkarken “Sizin mabudunuz benim ayağımın altındadır.”der. sonra zaman geçince işaret ettiği yeri kazarlar ve kazdıkları yerde altın çıkar. Peki bu mübarek neden böyle bir şey demiştir ki diye sorarsak çünkü insanın kafasında namaz halinde iken bile dünya sevgisi, dünya muhabbeti geçer. “İyyeke nabudu” yani “Sana ibadet ederim” diyoruz ancak insanın kafasında ne geçmiyor ki Allah’a ibadetten başka. Halbuki o anda insanın aklında ne geçmişse insan ona mukadder olur. Eğer namaz kıldığı vakit kafasında Rabbül Alemin olursa Ya Rabbi yalnız sana ibadet ederim derse o anda insanın muhabbeti Rabbine olur. Rabbül Alemin olmazsa nauzubillah o anda insanın içerisinde haşa ve kella başka ne düşünce varsa muhabbet ona olur.

Şeyh Mevlana Halid biliyorsunuz ki Tarikat-ı Nakşibendi’yi Hindistandan getiren odur. Fakat ne yapmışsa kalbi rahat olmamış. Bir sefer Irak’tan Hicaz’a kadar namaz içerisinde gidiyor. Seccadesini seriyor iki rekat namaz kılıyor, seccadesinin yerini değiştiriyor. Evliyaullah’ın bir tasarrufu vardır. Rabbül Alemin bast-ı zaman, tayyi mekan onlara veriyor. Yani evliya eski zamanlarda İstanbul’a gittiğinde şimdiki zamana kıyasla diyelim ki uçakla gitmiş gibi gidiyordu. Bast-ı zaman Evliyaullah için odur ki normal bir insanın on senede yaptığı bir iş onlar bir dakika demektir. Eski zamanlarda öyle çok ve büyük evliyalar vardır ki bu mübarekler bir camiye girdikleri vakit minbere gidinceye kadar Kur’an-ı Kerimi bir kere hatim edebiliyorlardı. İşte zamanın bu mübarekler için genişletilmesi veya daraltılmasına bast-ı zaman deniyordu. Bu özelliği Rabbül Alemin sadece evliyalarına, veli kullarına vermiştir. İşte o şekilde Mevlana Halid Hz.leri de seccadesini sere sere yola devam ediyor. Ancak yine kalbi mutmain olmuyor, kalbinde bir sıkıntı var. Neyse bu sefer esnasında her konakladığı yerde şeyhini arıyor. En sonunda Medine-i Münevvere’ye varıyor. Her tarafta hacılara rastlıyor. Bakıyor ki herkes, hacılar, alimler, orada bulunan büyük insan Şeyh Abdullah Dehlevi’den bahsediyor. Mevlana Halid Hz.leri bu mahşeri kalabalığı seyrederken oralı olan birisi yaklaşarak “Sen alimsin burada kimseyi ayıplamayacaksın, çünkü buraya gelenler ya Allah’ın Beyti’nin komşusudur ya da Allah’ın Beyti’nin misafiridir. İnsan ne misafirine karışır ne de komşusuna karışır.”der. Mevlana Halid Hz.leri de buna mukabil olarak “ne haddimdir ki ben karışacağım” der. Bu konuşmalardan sonra Mevlana Halid Mekke-i Mükerreme’ye geçiyor ve Beyt’e doğru gidiyor ve bakıyor ki birisi sırtını Beyt’e yaslamış ve orada bulunanları seyrediyor. Bu olayın üzerine Mevlana Halid’nin kalbine vesvese giriyor. “Estağfurullah bu adam ne yapıyor böyle hiç insan sırtını Bet’e döner de yaslanır mı?, halbuki insanlar buraya Bey’i seyretmek için gelir bu adam ise sırtını vermiş Beyt yerine insanları seyrediyor” diye kendi kendine düşünüyor. Mevlana Halid o düşünceler içerisinde iken sırtını Beyt’e dönen Arap Mevlana Halid Hz.lerine buraya gel diye işaret ediyor. Arap Mevlana Halid ‘e “Bizim arkadaşımız sana Medine-i Münevvere’de demedi mi ki Mekke ehlini ayıplayamazsın, itiraz edemezsin.”der. Mevlana Halid o şahsa benimki ayıplama veya itiraz değildir sadece vesvesedir. Vesveseyi de şeytan insanın kalbine getirir benim elimde değildir der. Fakat o şahsa da bu Beyt’e sırtını vermesinin ve insanlara bakmasının hikmetini sorar. O şahıs (Arap) “Rabbül Alemin hadis-i kutside derki ‘Benim azametimi, Benim büyüklüğümü ne gök ne de yer almadı, ancak müslüman kulumun kalbi aldı’. Ben bakıyorum senin kalbin müslüman bir kalptir. Senin kalbine bakmak Beyt’e bakmaktan daha iyi geliyor.”der. bu sözlerin üzerine Mevlana Halid hemen o büyük insanın eline uzanarak peki benim hidayetim nerededir der. O mübarek zat da işaret ederek senin hidayetin Hindistan’dadır der. Bunun üzerine Mevlana Halid Hindistan’a gider ve orada bir sene Şeyh Abdullah’ın yanında kalır. Ve burada geçen zamandan sonra yaklaşık olarak üç sene boyunca devamlı olarak Hindistan’a gider gelir ve Mevlana Halid Tarikat-ı Nakşibendi’yi bize kadar getirir.

Bir gün Gavs-ı Hizani (KS) Abdurrahman-ı Taği’yi (KS) İstanbul’a gönderir. Abdurrahman-ı Taği bir arkadaşıyla gidip dönerken –tabi ki onlara kabz-ı mekan vardır- bir derede bakıyorlar ki başlarına bir kaya geliyor. Kaya gelince “Ya Gavs” diyor Şeyh Abdurrahman-ı Taği ve bir bakıyorlar ki Gavsın ayağı taşın altında ve taşı durduruyor. O anda Gavs-ı Hizani (KS) camidelermiş. Camide bulunan millet bakıyorlar ki Gavs’ın ayağından kan akıyor. Kimse bu kanın hikmetini bilemiyor ve hemen Gavs’ın ayağını yıkıyorlar. Bu olayın arasından yarım saat geçiyor. Molla Abdurrahman geliyor ; ya Gavs sen geldin senin ayağın sağ olsun, senin ayağın olmasaydı bizim başımıza felaket gelirdi diyor. Bu olay ve benzeri olaylar gibi kabz-ı mekan evliyaların esaslarında vardır. Elhamdülillah bugün Rabbül Alemin bize nimet etmiş, bize bu Tarikat-ı Nakşibendiye’yi bizlere nasip etmiş, bizleri Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiramın gölgesine sokmuştur. Bizleri onlara birer manevi evlat etmiştir. Bu çok büyük bir nimettir, hele de bu ahir zamanda. Çünkü ayeti kerime vardır. “İman edenler arkasındaki çocuğu getirir eğer o da iman ederse o çocuklar babasının derecesine kavuşur.”

Abdurrahman-ı Taği Hz.leri bastı üçe bölüyor. Yani bu üçten biri iyi olursa Rabbül Alemin onun evladını inşallah onun hatırına verecektir. Bu yüzden Seyda-ı Taği (KS) hacca gittiğinde Ravza-ı Mutahhara’nın içerisine giriyor. Onun arkasından yarım saat sonra Seyda-ı Taği’nin (KS) halifesi de giriyor. Bakıyor ki Abdurrahman-ı Taği (KS) yüzünü kapatmış halde ve  Ravza-ı Mutahhara’dan ses geliyor. Resulü Ekrem (ASV) Seyda-ı Taği’ye müjdeliyor ve “Senin tarikatına giren insanlar inşallah imanını kurtaracaktır, ahir zamanda inşallah imanlarını kurtaracaktır” diyor. Ne mutlu ki bugün bizim tarikatımız da ona kavuşuyor inşallah. Bu gerçekten ilahi bir nimettir. Fakat bu bizim iyiliğimizden değildir. Bu Sadat-ı Kiramın sünnetindendir.

Şeyh Ahmed-El Rufai (KS) hacca gittiğinde Ravza-i Mutahhara’nın karşına gelince Esselamu Aleyke Ya Ceddi diyor. Ravzadan Aleykümselam Ya Evladi diye bir ses geliyor-tabi o zamana kadar kimse Şeyh Ahmed’in seyyid olduğunu bilmiyormuş- Ravzanın içerisine girince Şeyh Ahmed-El Rufai (KS) “Uzak yerlerden ben ruhumu sana gönderirdim Ya Resulullah elini ayağını benim yerime öperdi. Bu büyük devleti Rabbül Alemin bana nasip etti uzak yerden geldim rica etsem mübarek elini uzatsan da mübarek elini öpsem” manasına gelene bir şiir okur. Orada bulunanlar bir de baktılar ki Resulullah (ASV) Ravzadan mübarek elini uzatıyor ve Şeyh Ahmed-El Rufai (KS) da Efendimizin O mübarek elini öpüyor. Bu arada bu olaya şahit olanlardan bazıları olayın aşkına ve muhabbetine dayanamayıp ruhlarını teslim ediyorlar. O sevgiye, o muhabbete, o aşka orada bulunan binlerce kişi de şahit oluyor. İşte zenginlik budur, padişahlık budur ki insan isterse Resul-i Ekremin elini hayatta da öper.

Veysel Karani Hz.leri çobanmış. Bir gün Resulü Ekrem (ASV) Hz. Ömer’e diyor Ya Ömer sen Emir olduğun vakit hacca gittiğinde birisi gelecek ismi Veys’dir. O seni tanımasa da sen ona söyle Resul-i Ekrem’in selamı var, sana dua etsin diye söylemiş dersin. Hz. Ömer halife olduğu vakit hacca gittiğinde bu hadis aklına geliyor. Orada Efendimizin söylediği şahsa rastlamıyor. Hz. Ömer orada bulunanlara soruyor burada kimse kaldı mı diye. Orada bulunanlar efendim bir deve çobanı kaldı o da sizin cemaatinize layık değildir diyorlar. Hz. Ömer bu sözleri söyleyenlere kızıyor ve gelsin diye emrediyor. O deve çobanı geliyor bu arada Hz. Ömer adamı süzüyor ve Resul-i Ekremin tarif ettiği şahıs olduğunu fark ediyor. Hz. Ömer o şahsa bana dua edin diye söylüyor. O şahıs Ya Emirel Mü’minin ben vaat etmişim şahsa dua etmiyorum sadece Resul-i Ekremin ümmetine dua ediyorum diyor. Bunun üzerine Hz. Ömer Resul-i Ekremin (ASV) sana selamı var ve bana dua etmeni istiyordu diyor. Bu sözün üzerine Veysel Karani Hz. Hemen selama icabet edip Hz. Ömer’e dua ediyor. Ve bundan sonra da Hz. Ömer’in Veysel Karani’ye tarikat hilafeti verdiği rivayet edilir. O’nun halifeliğiyle bizim tarikatımız Hz. Ömer’e, Veysel Karani’ye kadar dayanıyor. Hz. Ömer ikinci yıl hacca gittiğinde Veysel Karani’nin gelmediğini görüyor. Daha sonra Hz. Ömer birisini görevlendirip diyor ki Veysel şu anda şuradadır, git ona selamımı söyle de sana dua etsin  diyor. O adam gidip Hz. Ömer’in tarif ettiği yerde Veysel Karani’yi buluyor ve bana dua et Ya Veys diyor. Veysel Karani Hz. Aynı Hz. Ömer’e verdiği cevap gibi ona da ben ancak ümmete dua ederim diyor. Bu sözden sonra elçi Hz. Ömer’in selamı var dedikten sonra Veys selama icabet edip o elçiye de dua ediyor. Elçi de yanında getirdiği Hz. Ömer’in cübbesini Veys’e hediye ediyor. Bazı rivayetlere göre de bu cübbeden sonra Veys halifeliği almıştır. Ve günler sonra Veysel Karani Hz. vefat ediyor. Hz. Ömer bakıyor ki bir kefen hem de kokulanmış bir şekilde hazırdır. Oradaki Müslümanlar bu cenazenin kefenini Meleke-i Kiramın hazırladığına şahit oluyorlar. Ve orada onu defnediyorlar.

Rabbül Alemin bizlere O mübarek zatların aşklarından muhabbetlerinden bir parça da olsa nasip etsin inşallah, bizi de sizi de o büyüklerin hatırına versin inşallah. Hem tarikatımız için hem de insanlar için dua edersiniz inşallah.

Önemli Not: Burada yayınlamaya çalıştığımız sohbetler birebir Seydam Şeyh Fadlullah’ın (K.S) ağzından dökülen sözleri ve sohbetlerinden derlemelerdir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*