Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nursinne/public_html/wp-config.php:1) in /home/nursinne/public_html/wp-content/plugins/wordpress-mobile-pack/inc/class-wmp-cookie.php on line 50
Seydam'la Nasıl Tanıştım? | Nurşin

share
share this article on digg Linkedin Üzerinde Paylaş Google+ Üzerinde Paylaş Facebook Üzerinde Paylaş
this

Seydam’la Nasıl Tanıştım?

0 yorum

Seyda’ya nasıl ve neden bağlandım:

Kastamonu’da öğretmen olarak görev yapmakta iken askerlik günü geldi çattı ve askeri öğretmen olarak acemiliğimi yaparken; asıl görev için Siirt ili Kurtalan ilçesine tayin olduğumu öğrendim. Ailecek çok üzüldük. Bilmediğimiz bir memleket, tanımadığımız insanlar, tanımadığımız için korktuğumuz bir kültürün içine bir hanım ve bir çocukla ve ancak bir arabanın içine sığabilecek kadar eşya ile gitmek bizi düşüncelere boğdu. Ben acemi askerlikte, eşim memlekette uyku düzenimizi bozduk fakat birbirimize belli etmedik. Bir mübarek zata bağlıydık ve askere giderken duasını almıştık. Vardır bunda da bir hayır dedik ve yola koyulduk.

Kurtalan’da derme çatma bir evde ve derme çatma eşyalarla garib ve garip bir hayatı yaşarken birden Seyda’nın sofileriyle tanışmamla birlikte hayatımın seyri değişti. Değişik insanlardı bunlar mesela iki halısı olan birisini bize veriyordu. Prosedürsüz, protokolsüz ellerinde yemeklerle misafirliğe geliyorlardı. Müslümanlardı fakat yapmacık değildiler. Onların arasında kimsenin rol yapmasına gerek yoktu zaten bu hal göze batardı…. Ve birgün hadi Norşin’e Seyda’ya gidiyoruz dediler. Bu güzel insanların mürebbisine teşekkür etme niyetiyle yola çıktım… Ve köprüyü geçtik.. Eski divanda mübarek otururken bana uzaktan gösterdiler “Seyda işte bu”. Göstermenize gerek yok bellidir. Önden hacı abi girdi elini öptü mübarek başını öptü sonra ben girdim benim de başımı öptü ve içimi müthiş bir muhabbet kapladı. Seyda beni gösterek sordu. -Bu bizim müridimizdir? Yoksa başka yerindir? –Başka yerindir Seydam. Ben kime bağlı olduğumu açıkladım. Seyda sonuçta hepsinin aynı yerden geldiğini bir fark olmadığını. O zatı tanıdığını, alim bir zat olduğunu anlattı. Cesaretimi topladım ve biraz ağlamaklı –Allah sizden ve sofilerinizden razı olsun! Bu garip ellerde bizleri gariban bırakmadınız. Dedim. Çevredekilere –Ne diyor? Diye sordu. –Allah razı olsun diyor seydam. Dediler. Bunun üzerine seyda derin bir ah çekti –Bellidir iyi bir insansın. Sofilerle dolaş, hatmelere katıl, kimseye bağlanmak zorunda değilsin… Divandan çıktım ve içimdeki muhabbeti sorguladım. Önceki şeyhimle ve annemle, babamla, eşimle, çocuklarımla….. olmadı ilk aşkımla vs. vs. karşılaştırdım. Hayrete düştüm.  Bu muhabbet hepsinden baskındı…

Dışarı çıktık oturarak yeni yapılmakta olan medreseyi seyrediyorduk. Ben ise derin bir rabıta halinde içimden yalvarıyordum. Tasavvuf kitaplarından okuduğum şekliyle – Efendim bizler fakiriz, aciziz, bir damla feyze muhtacız. Bir kılıç feyz bize bahşeylerseniz… Mübarek sessizliği bozdu: -Engin hoca. Medreseye baksak daha hoş değil midir? – Nasıl seydam? – Şimdi benim aklım fikrim ruhum medresededir. Başka bişeyle ilgilenemiyorum. Şimdi sofilik zamanı değildir. – Anladım seydam(?!) Evet bu zat içimi okuyordu. İçimdeki soruya dışardan cevap veriyordu ve bu konuşmayı çevredekiler anlayamamıştı. Alimin yanında diline, arifin yanında kalbine sakip ol sözü aklıma geldi. Bu söz sofilik anlayışımın değişmesinde ilk adımı atmıştı. Doğruydu aşk birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktı….

Bu zat gönlümdeki şeyhti fakat eski şeyhimi ziyaret etmeliydim. Bir kez daha denemeliydim. Onunla aynı yöne bakmalıydım. Hem yıllarca birlikte hizmet ettiğim arkadaşlarım vardı. Dile kolay 14 yıl… Bir hamlede silip atamazdım… ve bir sene bekledim.

Bazı büyükler derler ki: Keşke kimse tasavvuf kitapları yazmasaydı da bunları okuyan insanlar oralardaki ince sözlere bakarak, anladığını zannederek ve ezberleyerek “ben tasavvufu öğrendim” demeselerdi. Bugün insan çevreye bakınca anlıyor ki zaman ahir zamandır. Tasavvuf ehli dediğimiz insanların çoğu kıylu-kal ve tembellikle meşgul. Hizmetin esamesi yok fakat sanki cennet herkesin arka bahçesi. Diller “maksadım sensin yarabbi, rızanı dilerim” derken, en büyük makam kulluktur sözü dillerde gezerken; keşif, keramet ve cezbe kibirlenme malzemesi olmuş. Günlük hayatta ahlakları ve fedakarlıkları ile çevre edinememiş insanlar sanal bir kültürde buluşarak kendilerini en iyi zannetmişler ve vicdanlarını rahatlatarak çevrelerindekilere üstten bakar olmuşlar. Benim tabiyetim en yüksek derken aslında ben yükseğim demişler. Canlarının istediklerini sanki şeyhleri öyle istermiş gibi davrananlar da cabası. Sosyal statüde yükselmek isterse biri; ya rabıtada görür ya diri. Elit, kültürlü zannettiğin; hatta bu düzene karşı çıkan eleştiren insanlar ya sindirilmiş ya sinmiş eh zamanla da işine öylesi gelmiş. Şeriattan kıl kadar ayrılan, tarikattan dağ kadar ayrılırdı hani?…. Neyse. İnsan işin bu tarafına bakınca gönlü kararıyor. Hatta ümitsizliğe düşme ihtimali var fakat insan yönünü karanlığa döndüğünde, aydınlığın kıymetini daha bir anlıyor.

Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme! Cihan Şems-i Tebriz güneşiyle dolu, isteklisi nerede. (Hz. Mevlana)

Seydayı tanıdıktan sonra seydasız bir sene geçirme ahmaklığında daha iyi anladım fitne asrını. Karanlığa geçiş farkettirdi bana ve aileme aydınlığın kıymetini.

Bu zamanda bile tasavvufu ve islamı yaşayan bir cemaat, bir kişi bile olsa sohbetini ve gayretini esirgemeyen, telefonunu herkese veren ve sen aramasan da seni arayan bir Allah dostu varsa durmanın bir anlamı yoktur diyerek ve beklediğim zamanlara hayıflanarak bir Ankara ziyaretinde bağlandım seydama. Ah sadece seni tanısaydım, bildiklerimin hepsini senden öğrenseydim diyerek.

Uçmak isterken semavi ülkelere, ayağım takılıyor yerdeki gölgelere…

Rabbim şefaatine nail etsin inş.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*